Zihnin Gönüllü Müritleri.
İnsan, karmaşık dünyayı anlamlandırmak, ülkesine, Şehrine, Mahallesine ya da Ailesine – Arkadaşlarına veya bulunduğu çevrenin için’de var olmak yaşam konforunu koruyup kolaylaştırmak için bir haritaya ihtiyaç duyar. Önüne konan hazır fikir ve İnançlardan birini seçtiğinde, zihninin direksiyonunda hâlâ kendisinin oturduğunu sanır. Oysa bu, derin bir yanılsamadır. Zamanla insan fikri değil, fikir insanı biçimlendirmeye başlar!
Hz. Ali (a.s)’ın konuyla ilgili unutulmaması gereken çok anlamlı bir sözü vardır ; “İnsanlar inandığı gibi yaşayamayınca, Yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” tıpkı başlangıçta kendi elleriyle ördüğü bir kozanın içinde zamanla sıkışıp kalan bir kelebek gibi. Birey, başlangıçta kendi iradesiyle benimsediği öğreti tarafından adım adım dönüştürülür. Sonunda her izim, kendi sadık müridini doğurur. Bu dönüşüm gerçekleştikten sonra zihinsel pusula tamamen şaşar. Artık temel amaç hakikati, çıplak gerçeği aramak değil! mensubu olunan kalıbı ne pahasına olursa olsun savunmaktır. Bir futbol taraftarının, takımı açıkça hata yaptığında bile hakeme öfkeyle bağırması gibi zihnini bir izime teslim etmiş insan da tarafsızlığını kaybeder. Sorgulamak bir ihanet, şüphe duymak bir zayıflık gibi algılanmaya başlar. Oysa doğru bir zihin, inandığı şeyi bile sorgulayabilendir. Bir bilim insanının laboratuvarda en çok güvendiği hipotezi çürütmeye çalışarak gerçeğe ulaşması gibi, özgür akıl da kendi doğrularını acımasızca sınamaktan korkmaz. Asıl mesele hangi izime ya da inanca ait olduğumuz değil, hiçbir izim ve inanç uğruna aklımızı teslim etmemektir. Zihnin özgürlüğü, hangi sığınakta saklandığımızda değil, başkası’nın kendini ısıtmak için yaktığı ateşi! yol gösterici meşale sanıp ona doğru yürümektense, ne pahasına olursa olsun kendi aklımızın çırasını yakma cesaretinde saklıdır. İnanç ve fikrin insana sunduğu ilk şey emniyet hissidir, Aidiyet duygusu; aileden mahalle sınırlarına, cemaatlerden siyasi yapılara kadar bireyi yalnızlık hissinden koruyan güçlü bir kalkandır, Ancak bu emniyet kalkanı bedeli aklın özgürlüğü olan bir sözleşmeye dönüştüğünde tehlike başlar. Zira inanç, insanın varoluşsal boşluklarına bir anlam sunarken insan, çoğu zaman o anlamı büyütmek yerine onun sınırlarına hapsolmayı seçer. Hz. Ali’nin dikkat çektiği o zihinsel kayma tam da burada gerçekleşir! Kişi, kendi vicdani ve akli ilkelerine göre yaşamak zor geldiğinde konforunu, çıkarını veya ait olduğu çevrenin kabullerini meşrulaştırmak için inancını kendi yaşadığı biçime göre esnetmeye başlar. Böylesi bir zemin kaybı, inancı bir arınma vesilesi olmaktan çıkarıp, bireyin kendi hatalarını gizlediği zırhlı bir kaleye dönüştürür. İşte bu noktada dogmatizm, sadece seküler-izm’lerin değil, yanlış yorumlanmış ve araçsallaştırılmış inanç esaslarının da temel hastalığı haline gelir. Din veya dogma, özü itibarıyla insanı gerçeğe, adalete ve öz ahlaka çağırmayı hedeflese de; müritleşmiş zihin için o inanç artık bir “hakikat arayışı” değil, bir “kimlik müdafaası”dır. Kendi kutsalını (putunu) koruma çabasıyla ötekileştiren, eleştirel soruları günah veya ihanet sayan bir yaklaşım, aklı felç eder. Oysa akıl ve sadakat birbirine düşman olmak zorunda değildir, Gerçek bir inanç veya olgun bir düşünce, aklın sorgulamasından hasar görmez. aksine, batıldan ve taklitten süzülerek daha berrak bir hale gelir. Taklidi bir kabullenişle yürütülen inanç, fırtına çıktığında ilk yıkılan duvardır! çünkü harcı akılla değil, sadece çevre baskısı ve korkuyla karılmıştır. Bireyin bu zihinsel tutsaklıktan kurtulabilmesi, öncelikle kendi içindeki o “taraftar” duygusuyla yüzleşmesine bağlıdır. Bulunduğu mahalle, savunduğu dünya görüşü ya da ait olduğu inanç grubu yanlış bir tutum sergilediğinde, “Bizdendir” diyerek susmak! hakikate yapılmış en büyük haksızlıktır, Zihnimizi müritleştiren şey fikirlerin kendisi değil, bizim o fikirlere duyduğumuz körlemesine ve konforlu bağlılıktır. Sorgulanmayan bir düşünce nasıl ki bir dogmaya dönüşürse, sorgulanmayan bir inanç da zamanla kalıplaşmış bir gelenekten ibaret kalır, İnsanı insan yapan esas erdem kendi mahallesinde bir yanlış gördüğünde adaletin yanında durabilmek, kendi inandığı doğrulara bile “neden ve nasıl” sorularını sorma olgunluğunu gösterebilmektir.
Kendi Işığıyla Yürüyenlerin Safı;
Bugün ister siyasi bir ideolojinin neferi olalım, ister bir fikrin ateşli savunucusu ya da köklü bir inancın mensubu, Tarafı olduğumuz her ne varsa, bizi durduğumuz yerde adil, merhametli ve akıllı kılmıyorsa! sırtımızda taşıdığımız yükün bize hiçbir hayrı yok demektir. Bizi birbirimize düşüren, aynı mahallede, aynı çatı altında veya aynı dünyada yaşarken gözlerimize körletici perdeler indiren şey zihnimizi teslim ettiğimiz o kalıplardır. İnsan, kendi düşündüğü şeyin doğruluğuna inanabilir ancak bu inanç, başkasının gözüyle bakmayı reddettiği an bir zindana dönüşür.! Kalıplara sığmak rahattır çünkü hazır bir fikri savunmak, kendi aklını çalıştırıp sıfırdan bir doğru inşa etmekten çok daha kolaydır, Ama kolay olan yol insanı hiçbir zaman ruhsal ve zihinsel bir olgunluğa ulaştırmaz.
Gerçek olgunluk, bir düşünceye veya inanca sahip olmakta değil! o düşünceye ve inanca sahip çıkarken bile adaletten, tarafsızlık ve dürüstlükten sapmamaktadır. Yaşam dediğimiz bu kısa yolculukta, insan en büyük sınavını düşmanına karşı değil, taraftarı olduğu kendi grubuna karşı verir. Kendi safında yer alan bir insanın hatasını gördüğünde, “Bu yapılan yanlıştır” diyebilen bir zihin, bağımsızlığını kazanmış demektir.
Aksine, sırf “bizden” olduğu için yanlışı örten, sırf “karşı taraftan” olduğu için doğruyu görmezden gelen bir anlayış! insanı zamanla ahlaki bir çöküşe sürükler, Hangi fikre hizmet ederse etsin vicdanını bir yapının veya bir topluluğun insafına bırakan insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar. İnandığımız değerler, savunduğumuz ilkeler bize her şeyden önce bir pusula olmalıdır, gözümüze bağladığımız kör eden bağları çıkarmalıyız. Eğer bir düşünce veya inanç bizi insanlara düşman ediyorsa, eğer bir anlayış benden olmayana yaşam hakkı tanımıyorsa veya en basit bir sorudan bile korkup kapılarını kapatıyorsa, orada durup iyice düşünmek gerekir. Çünkü hakikat, bağıranların sesiyle değil, aklın ve vicdanın sessiz ama sarsılmaz mantığıyla anlaşılır Kendi kalıplarımızın dışına çıkıp bakmayı öğrenmediğimiz sürece, sadece başkalarının yazdığı senaryolarda figüran oluruz, Hayatın karmaşasında kaybolmamak için muhtaç olduğumuz şey hazırdaki ezberler değil! pürüzsüz bir dürüstlük ve sorgulama cesaretidir.
Günün sonunda, bizi biz yapan şey hangi sloganı attığımız, hangi bayrağı salladığımız ya da hangi safta durduğumuz değildir. Bizi gerçekten insan kılan; karanlıkta kaldığımızda başkalarının ısınmak için yaktığı ateşi yol gösteren bir meşale sanmayıp! kendi aklımızın ve vicdanımızın ışığını yakabilme cesaretidir. Bir fikri veya inancı savunmanın en şerefli yolu onu körü körüne takip etmek değil! aklın, ahlakın ve adaletin süzgecinden geçirerek yaşamaktır. Ancak o zaman zihnimizi özgürleştirir hayatımızı kendi ellerimizle biçimlendirir ve gerçeğin o aydınlık yüzüyle buluşabiliriz.
Şunu asla unutmamalıyız ? Hz. Hüseyin (a.s) ın Kerbela’da tarihe kazıdığı O büyük hakikat gibi ; “Eğer bir dine inanmıyorsanız ve ahiretten korkmuyorsanız, hiç olmazsa dünyanızda hür/özgür insanlar olun!”
Hangi düşüncede olursak olalım, en başta “kendi dünyamızda hür bir insan olabilmek” ve zihnimizin izzetini hiçbir güce teslim etmemektir asıl mesele.
Atakan Çelik
