AKTİF ŞAHİTLİĞİN ENTELEKTÜEL ANALİZİ: STATÜKONUN ÇEPERİNDE BİR ELEŞTİRİ DENEMESİ !?
Bir Kitap’ın Eleştirisinin Ontolojik Gerekliliği ;
Muhammed Can tarafından kaleme alınan ve Mayıs 2026 tarihinde Feta Yayıncılık etiketiyle okura sunulan “Ali Şeriati ile Düşünce Seyrimiz: Aktif Şahitlik” adlı eser, Türkiye’deki muhafazakâr konformizme ve entelektüel kısırlığa karşı yöneltilmiş en sert güncel metinlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir kitap eleştirisi; yalnızca bir metnin özetini sunmak değil, o metnin iddia ettiği hakikat payını, tutarlılığını ve toplumsal karşılığını bir neşter keskinliğiyle analiz etmektir. Faydalı bir eleştiri, okuru yazarın hayranı ya da düşmanı yapmak yerine, metinle arasında rasyonel bir mesafe kurmasını sağlamalı, yazarın Buğulu noktalarını işaret ederken metnin taşıdığı potansiyeli de gün yüzüne çıkarmalıdır. Bir kitap neden eleştirilmelidir!? Kitap eleştirisi, düşüncenin özgürleşmesi ve saflaşması için elzemdir. Eleştiri, yazarı entelektüel bir denetime tabi tutarak düşünce dünyasındaki “putlaşma” temayülünü kırar.! Eleştirilmeyen bir metin, sadece bir monologdur! oysa eleştiri, o metni yaşayan bir diyaloga dönüştürür. Kitabı eleştirmenin temel faydası, hakikati tekel altına alınmasını engellemek ve yazarın subjektif evreninden evrensel bir ders çıkarmaktır. Muhammed Can’ın bu eserini eleştiri masasına yatırmak, sadece bir biyografik yorumu değil, aynı zamanda Ali Şeriati üzerinden kurgulanan “aktif şahitlik” önerisinin günümüz holdingleşmiş dindarlık pratikleri karşısındaki geçerliliğini sorgulamaktır.
“Aktif Şahitlik” Kavramının Teorik Sığlığı ve Eylem Boşluğu
Muhammed Can, kitabın omurgasını oluşturan “Aktif Şahitlik” kavramını, Şeriati’nin “sosyal sorumluluk” bilinciyle temellendirir. Ancak burada yazara yöneltilmesi gereken ilk ciddi eleştiri, bu kavramın operasyonel bir tanımının yapılmamış olmasıdır. Yazar, şahitliği bir “duruş” olarak yüceltirken, bu duruşun modern kapitalist sistem içindeki somut karşılığını belirsiz bırakmaktadır. Şeriati’nin döneminde “şahitlik” sömürgeciliğe karşı barikat kurmaktı. Peki, Muhammed Can’ın metninde bu şahitlik bugün nereye düşmektedir? Yazar, okuyucuyu bir “aksiyona” davet ederken, bu aksiyonun politik ve ekonomik maliyetlerini tartışmaktan kaçınarak, meseleyi bireysel bir “vicdan muhasebesine” indirgemektedir. Bu durum, “Aktif Şahitlik” kavramının bir devrimci manifesto olmaktan ziyade, muhafazakâr aydının kendi iç huzurunu sağladığı bir “entelektüel sığınak” haline gelme riskini doğurmaktadır.!
“İnsanın Dört Zindanı” ve Modern Çağın Anakronizm Tuzağı
Kitapta geniş yer tutan “Dört Zindan” (Doğa, Tarih, Toplum ve Benlik) analizi, Şeriati’nin tarihsel bağlamına sadık bir şekilde aktarılsa da, Muhammed Can bu noktada güncelleme hatasına düşmektedir. Yazar, Şeriati’nin 60’lı yıllardaki toplum zindanı eleştirisini, bugünün algoritmalarla yönetilen, “gözetim toplumu” haline gelmiş dijital dünyasına entegre etmekte zayıf kalmaktadır. Eleştirimiz şudur: Bugün insanı kuşatan zindan artık sadece “geleneksel toplum” veya “kaba tarih” değildir. Modern insan, verinin ve yapay zekânın kurguladığı bir “hiper-gerçeklik” zindanındadır.! Yazarın bu yeni zindanları ıskalayıp, klasik Şeriati terminolojisine hapsolması, metnin güncelliğini zedelemekte ve onu bir “düşünce tarihi özeti” seviyesine çekmektedir.
Yazara sormak gerekir: Dijital köleliğin yaşandığı bir çağda, sadece “benlik zindanından” bahsetmek, sistemin yapısal prangalarını görmezden gelmek değil midir? Şeriati bugün yaşasaydı, beşinci bir zindan olarak “Teknoloji”yi eklemez miydi? Muhammed Can’ın bu noktadaki sessizliği, Şeriati’yi anlamak ile onu güncellemek arasındaki o ince çizgide, yazarın daha çok “anlamak” tarafında kaldığını göstermektedir.
Dine Karşı Din: Statüko ve Devletleşme Eleştirisinin Sınırları
Muhammed Can’ın kitabının en cesur bölümleri, şüphesiz statüko ve dinin devletleşmesi üzerine yaptığı analizlerdir. Yazar, Şeriati’nin Dine Karşı Din tezini Türkiye’nin güncel dini yapılarına tutulan bir ayna gibi kullanır. Emevist İslamcıların metinlerde tasvir edilen muhalif ve devrimci söylemleri, en başından beri “devlet erkini ele geçirme” felsefesinin bir maskesidir. Güç kazandıkça “statükoyu koruyan bir yapıya bürünmeleri” ve “ideolojik saflıktan uzaklaşarak bürokratik muhafazakârlığa” dönüşmeleri, bir bozulma değil, onların varoluşsal amacının doğal sonucudur. Metinlerin de işaret ettiği gibi, bu anlayış doğası gereği “iktidarın dini” olarak kurgulanmıştır ve “dini değerleri siyasi meşruiyet aracı” haline getirerek toplumsal güveni sarsmak ve statükoyu ebedileştirmek için tasarlanmıştır. Dolayısıyla, Emevist İslamcıların statükoya entegre olması, onların doğal ortamında zaten bu amaçla üretildiklerinin ve “direnişin dini” olan “öz/sahici İslam” ile taban tabana zıt olduklarının en net kanıtıdır! onların statükoyu koruması kaçınılmazdır, bu onların doğasıdır.
Dinin bir “afyon” olmaktan çıkarılıp “uyandırıcı bir bilinç” haline getirilmesi gerektiği vurgusu, yazarın metnindeki en kuvvetli damardır.
Ancak burada bir “diyalektik tutarsızlık” riski mevcuttur. Şeriati, kurumsallaşmış dini (Safavi Şiası) eleştirirken, bunun karşısına halkın içinden doğan ve adalet temelinde yükselen “devrimci bir inanç” (Ali Şiası) koyuyordu. Muhammed Can ise statükoyu eleştirirken, bu eleştirinin sonrasına dair toplumsal bir model sunmak yerine, bireysel bir “hakikat arayışını” ön plana çıkarmaktadır. Eleştirdiğimiz nokta şudur? Bir fikir devletleştiğinde donuyorsa, o fikrin toplumsallaşması ve adaleti tesis etmesi için gereken “organizasyon” nasıl sağlanacaktır? Yazar, devletleşme korkusuyla “kurum” kavramını bütünüyle reddeder bir pozisyona yaklaştığında, Şeriati’nin o çok önemsediği “Ümmet ve İmamet” (dinamik liderlik ve topluluk) dengesini ıskalama tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Can’ın metni, statükoyu yıkma noktasında çok başarılı bir çekiç işlevi görürken, yerine neyin inşa edileceği konusunda okuru bir parça sessizlikle baş başa bırakmaktadır.
Aydın (Ruşenfikir) Tanımı ve “Bilgi Memurluğu” Paradoksu
Muhammed Can, Şeriati’nin aydın tanımını (Ruşenfikir) bugünün Türkiye’sindeki entelektüel manzaraya ustalıkla uyarlar. Yazarın “bilgi memuru” nitelemesi, günümüz akademi ve düşünce dünyasındaki ruhsuzlaşmaya yönelik isabetli bir okumadır. Şeriati’ye göre aydın; okuma-yazma bilen değil, içinde bulunduğu toplumun sancılarını hisseden ve onları dile getiren kişidir. Can, bu tanımı kitabının ruhuna nakşetmiştir.
Fakat burada yazarın kendi üslubu üzerine bir eleştiri getirmek elzemdir. Şeriati’nin dili, en karmaşık felsefi meseleleri bile sokağın diline, halkın kalbine indirebilen bir “ateş” taşırdı. Muhammed Can’ın dili ise oldukça seçkin, yoğun kavramsal ve bazen de “steril” kalmaktadır. Eleştirdiğimiz o “bilgi memuru” tipolojisinin dışında kalsa da, yazarın üslubu zaman zaman hitap ettiği “halkın” anlayış sınırlarını zorlayan bir entelektüel kuleye çekilmektedir. Şeriati külliyatındaki o meşhur “halkın diliyle konuşma” düsturu, Muhammed Can’ın metninde yer yer yerini “akademik bir estetiğe” bırakmaktadır. Bu durum, metnin devrimci potansiyelini, seçkin bir azınlığın entelektüel zevki haline getirme riski taşımaktadır.!
Tarih Felsefesi ve Habil-Kabil Çatışmasının Güncelliği
Yazar, Şeriati’nin tarih okumasını “Habil ve Kabil” sembolizmi üzerinden yeniden yorumlayarak, tarihin bir sınıf savaşı değil, bir “insanlık ve vicdan savaşı” olduğu tezini savunur. Bu, Türkiye’deki kaba materyalist tarih okumalarına karşı Şeriati’nin manevi derinliğini savunan kıymetli bir duruştur. Muhammed Can, bu noktada Şeriati’nin Tarih Bilinci adlı eserindeki temel argümanları bugünün adaletsizlikleriyle başarılı bir şekilde harmanlar.
Buradaki eleştiri noktamız? yazarın bu çatışmayı bugün için “isim vererek” somutlaştırmaktan kaçınmasıdır. Şeriati; Kabil’in bugünkü temsilcilerini sömürgecilik, siyonizm, emperyalizm ve yerli işbirlikçiler olarak açıkça hedefe koyardı. Muhammed Can ise metninde daha çok “statüko”, “güç”, “tahakküm” gibi soyut kavramlar üzerinden ilerlemeyi tercih etmektedir. Bu, yazarın saygınlığını ve zarafetini koruyan bir tercih olsa da, Şeriati’nin o “sokak barikatlarındaki” sertliğiyle kıyaslandığında, metnin etkisini bir parça seyreltmektedir. Hakikat, somutlandığı oranda sarsıcıdır.! Yazarın bu “soyutlama” tercihi, okuyucunun konforunu bozmak yerine, ona entelektüel bir “eleştiri yapma rahatlığı” veriyor olabilir.
Mirası Tüketmek mi, Üretmek mi?
Muhammed Can’ın “Ali Şeriati ile Düşünce Seyrimiz: Aktif Şahitlik” eseri, hiç şüphesiz modern Türk düşünce hayatı için bir nefes borusudur. Yazarın Ali Şeriati’ye duyduğu vefa, metnin her satırından hissedilmekte ve bu sadakat takdire şayan bir entelektüel dürüstlükle sunulmaktadır. Kitap, Şeriati’yi sadece bir biyografi öznesi olarak değil, yaşayan bir “yol arkadaşı” olarak konumlandırması bakımından eşsizdir, Fakat sonuç kısmında beklenen o sarsıcı “çıkış yolunu” sunmakta yetersiz kalmaktadır. Kitap, statükoyu teşhis etmekte başarılı, ancak bu statükonun yerine neyin ikame edileceği konusunda sessizdir.
Yazar, Şeriati’nin mirasını muhafazakâr mahallenin yüzüne bir ayna gibi tutmaktadır; fakat aynada görünen çirkinliği nasıl düzelteceğimize dair metodik bir yol haritası çizmemektedir. Bu bağlamda eser, bir “inşa” metni olmaktan ziyade, etkileyici bir “yıkım ve itiraz” metni olarak kalmaktadır. Muhammed Can, bu eseriyle Şeriati’ye giden yolu çok güzel temizlemiş ve genişletmiştir, ona bugünün diliyle yeni bir “eylem alanı” açamamış; sadece onun eski kavgalarının bugünkü haklılığını teyit etmekle yetinmiştir.
Sonuç: Muhammed Can’ın “Ali Şeriati ile Düşünce Seyrimiz” eseri, okunması ve üzerine düşünülmesi gereken bir metindir! ancak bu okuma, Can’ın sunduğu kavramları kutsayarak değil, o kavramların altındaki boşlukları deşerek yapılmalıdır. Zira Şeriati’nin ruhu, onu taklit edenlerde değil, onu en sert şekilde eleştirip bugünün yakıcı gerçeğine dönüştürenlerde yaşamaya devam edecektir. Geldiğimiz sonuç itibariyle Bu kitap, bir bitiş değil, bir başlangıç metnidir. Yazarın bu kıymetli çalışması, Türkiye’deki dindar-aydın tipolojisinin içine düştüğü o derin uykudan uyanması için bir “ilk çağrı” niteliğindedir. Şüphe’de kalan somutluklar ve güncellemeler, yazarın bir sonraki eserinde tamamlanması beklenen birer vaat olarak kabul edilmelidir. Muhammed Can’ın bu eseri, Şeriati’nin Ölümsüz ruhunu bizimle konuşturmayı başarmıştır; şimdi sıra, o konuşmayı bir “eyleme” ve “yeni bir inşa sürecine” dönüştürebilmektir.
Yazar-Eleştiren : Atakan Çelik
