Din Şeytan’a bırakıldı!
İnsanlık tarihi, haksızlıkların ve adaletsizliklerin çağlar boyu hüküm sürdüğü nice karanlık devirlere tanıklık etmiştir. Ancak tarihin hiç bir döneminde, düzeni korumak için bir araya gelmiş ülkeler arası kurumlar ve devletlerin bizzat yıkımın mimarı olması(!) bu zamana kadar yaşanmış en büyük ahlaki çöküştür.
Antik Yunan’ın en gözü pek filozofu Diogenes (Diyojen), elinde yakılı bir fenerle gündüz vakti Atina sokaklarında dolaşırken, kendisine ne aradığını soran şaşkın kalabalığa tek ve sarsıcı bir yanıt verirdi: “İnsan arıyorum!” Diyojen’in o gün fenerle aradığı şey, sadece bireysel bir erdem değil; toplumun ve sistemin yozlaşması karşısında ayakta kalabilmiş arı bir vicdandı. Bugün ise insanlık, fenerle arayacak bir vicdan dahi bulamayacak kadar derin bir küresel yozlaşmanın, iliklerine kadar hissettiği bir çürümenin tam ortasındadır. Anadolu’nun asırlık hikmetinden süzülüp gelen “Tuz koktu” ifadesi; çürümeyi engellemesi gereken son sığınağın, koruyucu gücün bizzat kendisinin bozulduğu, dünyada adaletin ve hukukun iflas ettiği o kaçınılmaz kırılma noktasını tarif eder.
Bugün küresel ölçekte tuzun kokmasına ve insanlık vicdanının güpegündüz katledilmesine sebep olan ana aktörler, kurdukları sömürü ve tahakküm düzenini “dünya barışı” kılıfıyla sunan emperyalist güçlerdir. ABD ve şirret gayrimeşru çocuğu İsrail’in küresel hegemonyasını koruma hırsı ve İsrail’in uluslararası hukuku, insan haklarını ve evrensel değerleri hiçe sayan fütursuz saldırganlığı, küresel ölçekte adaletin son kırıntılarını da yok etmiştir. Hak, hukuk, demokrasi ve özgürlük kavramlarını birer diplomasi malzemesi olarak kullanan bu odaklar; Medya manşetlerinde soykırımları meşrulaştırmış, bombaların altında ezilen masum çocukların çığlıklarına kulaklarını tıkamış ve kendi elleriyle inşa ettikleri küresel kurumları birer tiyatro sahnesine çevirmişlerdir. İsrail’in coğrafyayı kan gölüne çeviren cüretkâr hamleleri ve Amerika’nın bu çürümeye koşulsuz şartsız sunduğu diplomatik ve askeri kalkan, Güya adaleti korumakla görevli uluslararası sistemi tamamen felç etmiş. Ancak bu küresel felaketin en acı ve en sarsıcı boyutu, Ortadoğu’da yaşanan bu insanlık dramına ve soykırıma göz yuman, hatta kendi tahtlarını korumak uğruna bu yıkıma çanak tutan işbirlikçi rejimlerin tutumudur. Coğrafyanın öz evlatları olması gereken, aynı tarihten ve kültürden beslenen bu aktörler; halklarının feryadına rağmen, tuzu kokutmakta ısrar eden adımlarına fütursuzca devam etmektedir. Kendi iktidarlarını küresel efendilerin iradesine ipotek eden bu yapılar; ticari ilişkileri kesmeyerek, kapalı kapılar ardında yürütülen kirli diplomasilerle ve pasif büzülüşleriyle çürümenin en sadık taşıyıcıları haline gelmişlerdir. Onların bu ısrarlı teslimiyeti ve ilkesizliği, coğrafyadaki ahlaki çöküşü derinleştirmekte “Fitne – Fesatın, yalan – iftiranın” meşru bir inanca dönüştürülüp halkları “Hak’tan” koparıp tamamen yok etmektedir. Tuzun bizzat koruyucu olduğunu iddia edenlerin elinde kokmuştur; zira kötülüğün cüreti kadar, iyiliğin ve kardeşliğin pısırık işbirlikçiliği de bu trajedinin ana failidir.
Gelinen noktada, çürümeyi önleyecek ne bir uluslararası kurum, ne bir hukuki yaptırım, ne de küresel bir vicdan kalmıştır. Dünya, kendi koyduğu kuralları yine kendi elleriyle çiğneyen çifte standartlı bir medeniyet krizinin pençesindedir. Yasaların adaletsizliği örttüğü, güçlünün haklı sayıldığı ve zulme ses çıkarmanın suç kabul edildiği bu düzende; insanlık yalnızca bir siyasi krizle değil, köklü bir varoluşsal ve ahlaki çöküşle karşı karşıyadır. Tuz kokmuştur; çünkü koruyucu olduğunu iddia edenler bizzat zehrin kendisi haline gelmiştir.
Küresel kriz, yalnızca siyasi ve hukuki kurumların iflasıyla sınırlı kalmamış; bizzat kutsal değerlerin ve dini argümanların manipüle edilmesiyle en iğrenç boyutuna ulaşmıştır. Ortadoğu’da iktidarlarını Amerikan hegemonyasına ve İsrail’in güvenlik konseptine bağlayan yapılar, tuzu kokutmakla kalmayıp inandıklarını iddia ettikleri Dini’de küresel güçlerin hizmetine peşkeş çekmişlerdir. Bunun en somut ve trajik örneği, “Mekke İttifakı’dır” Kâbe’de cemaatle namaz görüntüleri eşliğinde dini sembolleri istismar eden oluşumların sergilediği ibretlik tutumdur. Yıllardır Gazze ve Filistin davası için göğsünü siper eden, binlerce şehit verme pahasına İsrail’e karşı amansız bir mücadele yürüten Yemen Ensarullah hareketine karşı sergilenen tavır, bu ahlaki çöküşün zirvesidir. Amerika, İsrail ve İngiltere gibi süper güçlerin askeri ve diplomatik baskıyla başaramadığını, sözde İslami değerleri öne süren bu yapılar, İsrail’in güvenliğini teminat altına almak için yıllardır birçok koalisyon kurmuş soydaşları ve Din kardeşleri olan Yemen Ensarullahını (Şii Husiler ve Sünni Şafiilerden oluşuyor) ortadan kaldırmak için defalarca girişimlerde bulunmuşlardır.
Bu din istismarı ve kirli işbirliği, coğrafyadaki ikiyüzlülüğü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Suriye’deki Colani yönetiminin İsrail’in sınır ihlallerine ve bölgedeki katliamlarına karşı tek bir somut adım atmamasına, tek bir ses çıkarmamasına göz yuman bu zihniyet; iş Filistin’e kalkan olan Yemen’e gelince kilometrelerce öteye 15 bin paralı asker göndermekten çekinmemiştir. İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı cılız kınama mesajlarıyla yetinenler, Filistin halkının nefes borusu olan Yemen’i bastırmak için tüm güçleriyle seferber olmuşlardır.
Yemen Ensarullah (Şii Husiler ve Sünni Şafiilerden oluşuyor) hareketini hedef alan askeri ve güvenlik odaklı tüm yapıların, koordinasyon mekanizmalarının ve resmi koalisyonların kronolojik ve eksiksiz dökümü şu şekildedir:
1. Kararlılık Fırtınası Operasyonu (Afsat al-Hazm) – (26 Mart 2015): Suudi Arabistan liderliğinde kurulan ilk büyük askeri koalisyondur. Katılan 10 ülke: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn, Katar (2017’de ayrıldı), Mısır, Ürdün, Fas, Sudan ve Senegal. ABD ve İngiltere istihbarat, lojistik ve mühimmat desteği sunmuştur.
2. Umudun Yeniden Tesis Edilmesi Operasyonu (Iadt Al-Amal) – (21 Nisan 2015): Kararlılık Fırtınası’nın ardından ilan edilen, askeri baskıyı sürdürürken politik çözüm iddiası taşıyan ancak doğrudan Ensarullah’ı hedef almaya devam eden aynı koalisyon yapısının devamıdır.
3. Müşterek Görev Gücü 153 (Combined Task Force 153 – CTF 153) – (17 Nisan 2022): ABD liderliğindeki 34 ülkeden oluşan Müşterek Deniz Kuvvetleri (CMF) bünyesinde, özellikle Kızıldeniz ve Bab-ül Mendeb Boğazı’nda Ensarullah’ın deniz faaliyetlerini denetlemek ve engellemek amacıyla kurulan askeri deniz koalisyonudur.
4. Refah Muhafızı Operasyonu (Operation Prosperity Guardian) – (18 Aralık 2023): Yemen Ensarullah’ın Gazze’ye destek amacıyla Kızıldeniz’de başlattığı ambargoya karşı ABD öncülüğünde kurulan koalisyondur. Katılan ve destek veren ülkeler: ABD, İngiltere, Bahreyn, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, İspanya, Seyşeller, Avustralya, Yunanistan, Danimarka, Yeni Zelanda, Sri Lanka, Singapur, Finlandiya ve adı açıklanmayan müttefikler. Herkesin bildiği iş birlikçi “MÜNAFIKLAR”
5. ABD-İngiltere Doğrudan Ortak Askeri İttifakı – (Ocak 2024): “Refah Muhafızı” deniz devriyesi operasyonunun ötesine geçerek, Avustralya, Kanada, Hollanda ve Bahreyn’in lojistik/destek katkısıyla Yemen topraklarındaki Ensarullah hedeflerini doğrudan bombalamak üzere kurulan hava ve füze operasyon grubudur.
6. AB Aspides Misyonu (Operation Aspides) – (19 Şubat 2024): Avrupa Birliği’nin Kızıldeniz’de Ensarullah füzeleri ve İHA’larına karşı ticari gemileri koruma gerekçesiyle kurduğu askeri deniz kuvveti misyonudur. Başta Fransa, Almanya, İtalya ve Yunanistan olmak üzere AB üyesi ülkelerin savaş gemilerinden oluşur.
Siyasi söylem, devasa bütçeler, uluslararası fonlar ve kurulan tüm bu bölgesel ile küresel askeri koalisyonlara rağmen, teknolojik ve lojistik açıdan dünyanın en gelişmiş orduları Yemen’deki yalın ayaklı direnişi kıramamış, hedeflerine ulaşamayarak sahada stratejik bir hezimete uğramışlardır.
”Tuzu kokutup! Dini, şeytana teslim edenler” Trupt’an Netenyahu’dan siparişle Dini argümanlar içeren Askeri Müdahaleyi destekleyen Fetvalar vermeye başladılar!
Siyasi ve askeri kuşatmanın yanında, Yemen Ensarullah hareketinin ortadan kaldırılması talebi dini söylemler ve resmi fetvalarla meşrulaştırılmak istendi.
Dr. Yusuf el-Karadavi (Dünya Müslüman Âlimler Birliği Dönem Başkanı): 2015 yılında Kararlılık Fırtınası operasyonu başladığında kurumu adına yaptığı resmi basın açıklamalarında ve hutbelerinde, Ensarullah’ı “meşruiyete isyan eden fitneci bir yapı” ilan etmiş, Arap koalisyonunun Yemen’e askeri müdahalesini ve bu hareketin bastırılmasını dinen caiz ve gerekli gören fetvalar yayımlamıştır.
Prof. Dr. Ali el-Karadaği (Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Sekreteri / Mevcut Başkanı): Karadavi sonrasında da aynı kurumsal çizgiyi sürdürerek, Ensarullah’ın eylemlerini “gayrimeşru darbe” olarak nitelendirmiş, Körfez koalisyonunun ve uluslararası mekanizmaların Ensarullah’a karşı yürüttüğü askeri operasyonlara dini taban sağlayan deklarasyonlara imza atmıştır.
Suudi Arabistan Kıdemli Âlimler Heyeti (Müftü Abdülaziz Al eş-Şeyh liderliğinde): 2015’ten itibaren Suudi Krallığı’nın resmi dini organı olarak yayınladıkları fetvalarda; Yemen Ensarullah ile savaşmayı “cihat” olarak nitelendirmiş, koalisyon ordularına katılan askerleri kutsayan ve Ensarullah’ın yok edilmesini dini bir görev olarak sunan kararlar yayınlamışlardır.
Yemen Ensarullah’ını ortadan kaldırmak için milyarlarca dolarlık sermayeyi, paralı askerleri ve uluslararası ittifakları seferber edenler, ancak füzelerin, küresel filoların, kiralık askerlerin ve ısmarlama fetvaların karşısında; Yemen’in çöl ve dağlarında yalın ayaklarıyla direnen Ensarullah savaşçıları, hem bölgesel koalisyonları hem de Batılı askeri blokları hezimete uğratmıştır. Dini, Amerikan hegemonyasına ve İsrail güvenliğine peşkeş çekenler tarih önünde rezil olurken, güce değil hakikate yaslanan yalın ayaklı direnişçiler tüm bu kirli çarkı bozarak zafer kazanmıştır.
Sonuç olarak, dünyayı ve coğrafyayı kuşatan bu büyük çürüme, sahte maskeleri tamamen düşürmüştür. Dini argümanları Amerikan hegemonyasını korumak ve İsrail’in önündeki engelleri kaldırmak için bir kalkan gibi kullananlar, tuzu kokutmanın ötesine geçerek kendi inançlarını da yozlaştırmışlardır. Fakat Yemen’deki Yalın ayaklı direnişçilerin kazandığı zafer, adaletin ve gerçek imanın hiçbir sömürü çarkına teslim edilemeyeceğini göstermiştir. Bu katmerli karanlığın ortasında insanlığın ve vicdanın yenilmez kalesi olarak durmaya devam edecektir.
Tuzun ve İnancın Koktuğu Nokta’da Yalın ayaklıların “Ayak sesleri tüm ihtişamıyla duyulmaya başladı”
Atakan ÇELİK
11 Eylül 2026
