Batılı medya kuruluşları, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki denizaltı kablolarının güvenliği ve yönetimine ilişkin taleplerini “dünya internetine yönelik bir tehdit” olarak göstermeye çalışırken, olayın hukuki ve jeopolitik boyutları incelendiğinde Washington ve müttefiklerini asıl endişelendiren şeyin internet özgürlüğü değil, Batı’nın küresel veri ve iletişim ağları üzerindeki tekelinin sona erme ihtimali olduğu görülüyor. Bu ağlar bugün Fars Körfezi’nin kalbinden geçiyor.
Batı medyasının “İran’ın dünya internetinin atardamarını kontrol etmeye çalıştığı” yönündeki iddiaları, tarafsız bir teknik analizden çok İran’ın jeopolitik konumunu güvenlik tehdidi olarak göstermeye ve ABD’nin Fars Körfezi’ndeki askerî ve siber varlığını meşrulaştırmaya yönelik bir girişimdir. Bu anlatıda, petrol, nükleer enerji ve füzeler konusunda yıllardır sürdürülen “İran korkusu” söyleminin şimdi de küresel internet konusunda yeniden üretildiği görülmektedir.
Batı raporlarındaki ilk açık çelişki şudur: Bir yandan İran’ın “dünya internetinin atardamarını kontrol etmeye çalıştığı” iddia edilirken, diğer yandan İran’ın “kabloları kesebilecek teknolojiye bile sahip olmadığı” öne sürülmektedir. Bu iki iddia birbirini fiilen çürütmektedir. Eğer İran teknik kapasiteden yoksunsa, nasıl küresel internet için stratejik bir tehdit oluşturabilir? Eğer bu tehdit gerçekse, ABD ve müttefikleri neden yıllardır bu güzergâhın izlenmesi ve korunması için milyarlarca dolar harcamaktadır?
Hürmüz Boğazı: Teknoloji dünyasını felç edebilecek sessiz koz
Gerçekte mesele “internetin kontrolü” değil; İran’ın dünyanın en hassas geçiş noktalarından biri üzerindeki jeopolitik egemenlik hakkıdır. Büyük güçler petrol, doğal gaz, boru hatları, deniz taşımacılığı ve hatta dijital verilerin uluslararası su yollarından geçişi için kurallar ve maliyetler belirlediği gibi, İran da kendi güvenlik çevresi ve coğrafyasından geçen altyapılar konusunda talepte bulunma hakkına sahiptir.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) göre kıyı devletleri kendi karasuları ve münhasır ekonomik bölgelerinde egemen haklara sahiptir. Denizaltı kabloları uluslararası hukukta “geçiş özgürlüğü” ilkesinden yararlansa da bu özgürlük mutlak değildir. Kıyı devletleri güvenlik, koruma, deniz çevresi ve kendi yetki alanlarındaki ilgili faaliyetler konusunda düzenlemeler yapma hakkına sahiptir. Bu nedenle İran’ın söz konusu altyapıların güvenlik ve hukuki yönetimine katılım talebi, Batı medyasının sunduğu görüntünün aksine, özünde yasa dışı değildir.
Daha da önemli olan nokta, Batı’nın “veri kontrolü” konusundaki çifte standardıdır. ABD yıllardır internet altyapısının önemli bir bölümünü Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi şirketler aracılığıyla kontrol altında tutmaktadır. Veri merkezlerinden DNS sistemlerine, bulut hizmetlerinden uydulara ve okyanus altı kablolara kadar birçok alanda bu hakimiyet sürmektedir.
Edward Snowden’ın ifşaatlarından sonra ortaya çıkan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) belgeleri, Washington’un küresel interneti yalnızca gözetleme amacıyla kullanmadığını, aynı zamanda uluslararası veri trafiğinin önemli bir bölümünü güvenlik denetimi altında tuttuğunu göstermişti. Buna rağmen İran yalnızca denetim, güvenlik veya geçiş ücretlerinden söz ettiğinde birdenbire “internet özgürlüğü” kavramı gündeme getirilmektedir.
İran teorik olarak Google, Microsoft ve Meta gibi şirketlerden, denizaltı kablolarının Hürmüz Boğazı’ndan geçişi karşılığında ücret talep edebilir; bu da Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi Amerikan teknoloji devlerinin hegemonyasını hedef alan bir adım olacaktır.
Hürmüz artık yalnızca enerji değil, veri koridoru da
Jeopolitik açıdan bakıldığında Batı, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini yalnızca petrolle sınırlı göstermemeye çalışırken aynı zamanda İran’ın yeni denklemde rol üstlenmesini de engellemek istemektedir. Günümüzde Hürmüz yalnızca enerji koridoru değil; aynı zamanda veri, yapay zekâ, dijital bankacılık ve bulut ekonomisinin de geçiş noktasıdır.
Fars Körfezi’ndeki Arap ülkeleri yapay zekâ ve veri merkezi merkezleri hâline gelmek için milyarlarca dolar yatırım yapmaktadır ve bu projeler bölgeden geçen kablolar olmadan mümkün değildir. Dolayısıyla bu coğrafyanın merkezinde bulunan bir ülkenin kendi güvenliği, payı ve çıkarları konusunda hassas davranması doğaldır.
ABD’li yetkililerin “şirket trafiğinin ayrıştırılmasının imkânsız olduğu” yönündeki iddiaları da hukuki olmaktan çok propagandaya benzemektedir. İran’ın gündeme getirdiği konu, veri paketlerinin teknik olarak ayrıştırılması değil; güzergâh üzerindeki egemenlik hakkı, deniz güvenliği, altyapı yönetimi ve geçiş kurallarıdır. Bu durum, Süveyş Kanalı, enerji boru hatları, Malakka Boğazı veya Avrupa’daki kara tabanlı fiber optik projelerinde uygulanan kurallara benzemektedir.
Sonuç olarak Batı’nın asıl kaygısı şudur: Dünya artık “veri jeopolitiği” çağına girmiştir ve bilgi transferinin kritik geçiş noktalarına coğrafi olarak hâkim olan ülkeler önemli güç aktörlerine dönüşmektedir. ABD onlarca yıl boyunca dolar, SWIFT sistemi, internet ve enerji yolları üzerindeki hakimiyetini siyasi baskı aracı olarak kullandı. Şimdi ise İran’ın da küresel iletişim denklemlerinde söz sahibi olabileceği ve taleplerde bulunabileceği gerçeğini kabul etmek Washington için zor görünmektedir.
Said Celili/snn.ir
