Grönland’dan Hürmüz’e: Trump’ın Başarısız Hırslarının Listesi

Donald Trump, son iki yıl boyunca ABD sınırlarını değiştirme, başka ülkelerin topraklarını ilhak etme veya ülke sınırları dışındaki stratejik bölgeleri kontrol altına almaya yönelik sonuçsuz planlarını defalarca dile getirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, en son yayılmacı tutumunda, “İran’ı yendikten sonra” Hürmüz Boğazı’nı “ABD toprağı” ilan etmeyi planladığını iddia etti. Trump bu açıklamaları Cuma günü New York’ta yaptı ve şöyle dedi: “Yakında Hürmüz Boğazı’nı Birleşik Devletler toprağı ilan edeceğim.” Sözlerinin devamında Boğaz’ın ablukaya alınmasına değinen Trump, bu su yolunun fiilen şu anda da ABD’nin kontrolünde olduğunu iddia etti — ki bu iddia, saygın Batılı medya organları tarafından defalarca sorgulanıp çürütüldü. Katar’daki Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doçenti Paul Musgrave, Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada Trump’ın bu tür söylemlerinin genellikle destekçilerine güç gösterisi yapma çabasının bir parçası olduğunu söyledi. Musgrave, Trump’ın bu açıklamalarının ciddiye alınamayacağını, zira Hürmüz Boğazı’nı ABD toprağının bir parçası haline getirmenin hem fiziksel hem de hukuki açıdan imkansız olduğunu belirtti. ABD Başkanı’nın bu açıklamaları elbette genel dış politika kalıbından bağımsız olarak yorumlanamaz ve analiz edilemez. Trump, son iki yıldan kısa bir süre içinde defalarca ABD sınırlarını değiştirmekten, yabancı topraklar üzerindeki egemenliğin devredilmesinden veya ülke dışındaki stratejik bölgelerin kontrolünün ele geçirilmesinden bahsetti: Grönland’ın satın alınması ve Kanada’nın 51. eyalete dönüştürülmesinden Gazze Şeridi’nin “mülkiyetine”, Panama Kanalı’nın kontrolünün geri alınmasından Küba’nın ele geçirilmesine ve şimdi de Hürmüz Boğazı’nın ABD toprağı ilan edilmesine kadar. Bu açıklamaların zaman çizelgesine göz atıldığında, bu fikirlerin birçoğunun ilk ortaya atıldıktan sonra ya Trump’ın aleni gündeminden uzaklaştığı ya biçim değiştirdiği ya da uygulamada tamamen farklı konulara dönüştüğü görülmektedir.

Grönland: En Uzun Dosya

Grönland bu listedeki en eski vakadır. Trump, bu adayı Danimarka’dan satın alma önerisini ilk kez 2019 yılında gündeme getirdi; bu öneri o dönemde ABD’de bile olağan dışı bir fikir olarak değerlendirildi. Associated Press, Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönmesinin ardından bu fikri daha güçlü bir şekilde takip ettiğini bildirdi. Ocak 2025’te Trump, düzenlediği bir basın toplantısında Grönland’ı ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini göz ardı etmeyerek “bir şeyler yapmak zorunda kalabilirsiniz” dedi ve Grönland’ın ABD ulusal güvenliği için gerekli olduğunu savundu. Bu tutum izleyen aylarda da birkaç kez tekrarlandı. Trump, Mart 2025’te ABD’nin “öyle ya da böyle” Grönland’ı elde edeceğini söyledi. Ocak 2026’da ise tutumu yeniden sertleşti ve Grönland’ın “tam kontrolünden” bahsetti. Ocak 2026 tarihli bir İngiliz parlamento raporu, Trump’ın hâlâ Grönland’ı ele geçirmek istediğini; Grönland hükümetinin, İngiltere’nin ve çoğu Avrupa ülkesinin bu talebe karşı çıktığını doğruladı. Ancak devamında süreç farklı bir kulvara girdi. Ocak 2026’da, Trump’ın artan siyasi baskıları ve gümrük vergisi tehditleriyle eş zamanlı olarak ABD, Danimarka ve Grönland yetkilileri doğrudan müzakerelere başladı. 14 Ocak’ta Danimarka ve Grönland dışişleri bakanları Washington’da JD Vance ve Marco Rubio ile bir araya geldi ve taraflar, ABD’nin anlaşmazlıklarını ve güvenlik endişelerini incelemek üzere bir çalışma grubu kurulması konusunda anlaştı. Üçlü müzakereler Ocak ayı sonlarında da devam etti ve ilerleyen aylar için daha fazla toplantı planlandı. Ağustos 2026 itibarıyla Grönland hâlâ Danimarka egemenliği altındadır ve herhangi bir mülkiyet veya egemenlik devri gerçekleşmemiştir. Hatta en son gelişmelerden birinde Grönland hükümeti, Trump’a yakın isimlerle bağlantılı bir şirketin sondaj faaliyetlerini ruhsatsız olduğu gerekçesiyle durdurmuştur. Böylelikle, Trump tarafından 2019’dan bu yana defalarca gündeme getirilen fikir, aradan geçen yedi yıla rağmen Grönland’ın egemenliğinin devredilmesiyle sonuçlanmamış olup uzmanlara göre bunu gerçekleştirmenin bir yolu da bulunmamaktadır.

Kanada’nın 51. Eyalete Dönüştürülmesi

Trump, ikinci başkanlık döneminin başında Kanada’yı ABD’nin “51. eyaleti” yapma fikrini sık sık dile getirdi. Ocak 2025’te, iki ülke arasındaki sınırın kaldırılmasının ABD ulusal güvenliği için daha iyi olabileceğini söyledi ve Kanada’nın bir eyalete dönüştürülmesinin kendisi için cazip bir seçenek olduğunu vurguladı. Trump bu konuyu sadece bir şaka olarak da sunmadı. 2025 yılında yaptığı açıklamalardan yayınlanan resmi belgelerde, Kanada’nın 51. eyalet olma ihtimali sorulduğunda şöyle dedi: “Eğer bizim 51. eyaletimiz olurlarsa, bu başlarına gelebilecek en büyük şey olur.” Bir noktada, Kanada eyaletlerinin ABD’ye katılması için muhtemel yollar bile konuşuldu ve Trump, “Kanada’daki pek çok kişinin” ABD eyaleti olma fikrini memnuniyetle karşıladığını iddia etti. Ancak bu fikir için açıklanan yol hiçbir zaman bir ilhak sürecine dönüşmedi; zira birçok uzmana göre belirsizdi ve nasıl uygulanacağı meçhuldü. Trump en başından itibaren Kanada için askeri güç kullanmayacağını, bunun yerine “ekonomik güce” dayanacağını söyledi. Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması fikri başından itibaren ciddi hukuki ve siyasi engellerle karşı karşıyaydı; çünkü böyle bir adım Kanada hükümetinin ve halkının rızası olmadan, karmaşık bir hukuki ve siyasi süreç geçirilmeden mümkün değildi ve ABD hükümeti Kanada’yı tek taraflı olarak kendi topraklarına katamazdı. Ayrıca Kanada Anayasası, ülkenin bağımsızlığını ve federal yapısını güvence altına almaktadır; ABD’ye katılmak köklü değişiklikler ile Kanada siyasi kurumlarının ve kamuoyunun onayını gerektiriyordu, oysa Kanada hükümeti ve ana partileri böyle bir fikre karşı çıktı.

Panama Kanalı’nın Geri Alınması

Trump, Panama Kanalı hakkında da son derece açık bir ifadeyle “geri alma” terimini kullandı. Ocak 2025’te ABD’nin kanalı inşa edip ardından Panama’ya devrettiğini ve kanalın şimdi kendi ifadesiyle Çin’in nüfuzu altına girdiğini söyledi. Trump aynı toplantıda, kanalın kontrolünü ele geçirmek için askeri güç kullanma seçeneğini reddetmekten kaçındı. Kongre’de yaptığı konuşmada da ABD’nin “Panama Kanalı’nı geri alacağını” söyledi. Buna rağmen uzmanlar Batı medyasına yaptığı açıklamalarda, Panama Kanalı’nı “geri alma” fikrinin başından beri muğlak olduğunu, zira ABD’nin 1977’de imzalanan Torrijos-Carter Antlaşmaları ile kanalın kontrolünü 31 Aralık 1999’a kadar Panama’ya devretmeyi kabul ettiğini ve bu devrin gerçekleştiğini belirttiler; dolayısıyla Washington bugün kanal üzerinde tek taraflı olarak “geri alabileceği” bir mülkiyet veya egemenlik hakkına sahip değildir. Associated Press’in aktardığı uzman görüşlerinde, normal hukuki çerçevede ABD’nin kanalın kontrolünü geri almasının hiçbir yolu olmadığı ve böyle bir adımın fiilen Panama’ya karşı güç kullanılmasını gerektireceği vurgulandı. Bununla birlikte, kanalın durumu ilerleyen aylarda farklı bir ilişki biçimine doğru evrildi. ABD Kongre Araştırma Servisi’nin Haziran 2026 tarihli raporu, Trump yönetiminin Panama’ya yönelik politikasının esas olarak ABD’nin kanala erişimini artırmaya, Çin’in nüfuzunu azaltmaya ve Panama hükümetiyle güvenlik iş birliğine odaklandığını — ancak bunların da fiilen gerçekleşmediğini — belirtmektedir.

Gazze’nin Orta Doğu Rivierası’na Dönüştürülmesi

Trump, Şubat 2025’te ABD’nin Gazze Şeridi’nin kontrolünü üstlenmesini, orada yaşayan Filistinlilerin başka ülkelere nakledilmesini ve bu bölgenin “Orta Doğu Rivierası” adı altında lüks bir sahil beldesine dönüştürülmesini önerdi. Hatta ABD’nin “Gazze’nin sahibi” olacağını ve bu bölgeyi devasa bir kalkınma projesine dönüştüreceğini söyledi. Ancak bu planın operasyonel ayrıntıları en başından beri belirsizdi. Gazze o dönemde hâlâ Hamas’ın varlığına, on binlerce İsrail askeri gücüne, milyonlarca Filistinliye ve büyük bir yıkıma sahne oluyordu. Reuters, bölgenin yeniden inşasının 10 ila 15 yıl sürebileceğini ve maliyetinin yaklaşık 100 milyar dolara ulaşabileceğini tahmin etti. En önemlisi, Trump’ın planının uygulanması yaklaşık iki milyonluk Gazze nüfusunun nakledilmesini gerektiriyordu; bu konu Mısır ve diğer Arap ülkeleri tarafından reddedildi ve Filistinli liderler tarafından da kabul görmedi. Reuters o dönemde, ABD’li yetkililerin yaklaşık iki milyon Filistinliyi hangi ülkenin kabul etmeye hazır olduğunu, ABD’nin Gazze’nin mülkiyetini nasıl elde edebileceğini ve yeniden inşa maliyetini kimin karşılayacağını açıklayamadığını bildirdi. Hatta Kraliyet Sarayı’na yakın Suudi bir kaynak, bu öneriyi “uygulanamaz” ve “incelememiş” olarak nitelendirdi.

Küba Adası’nın Ele Geçirilmesi

Küba, Batı Yarımküre’deki en son örnektir. Trump, 16 Mart 2026’da “Küba’yı alma onurunun” kendisine nasip olacağını düşündüğünü söyledi ve bu ülkeyle “istediği her şekilde” uğraşabileceğini ekledi. Ancak sadece üç gün sonra, ABD Güney Komutanlığı Komutanı General Francis Donovan, Senato oturumunda açıkça ABD ordusunun ne Küba’ya saldırmak için tatbikat yaptığını ne de bu ülkeyi askeri olarak ele geçirmeye hazırlandığını beyan etti. Donovan, ordunun görevlerini ABD Büyükelçiliği’ni korumak, Guantanamo Üssü’nü savunmak ve olası bir göç dalgasına karşı hazırlıklı olmakla sınırlandırdı. Mayıs ayında PBS’te yer alan analitik bir raporda bile Küba tarihi uzmanı tarihçi Michael Bustamante, ABD’nin askeri müdahale olasılığını oldukça düşük değerlendirerek Washington’ın askeri operasyon yerine ekonomik baskı yolunu izleyeceğini söyledi; aynı raporda Trump’ın başka bir savaşın maliyetine ve riskine girmeden “hızlı bir zafer” elde etmek için ekonomik araçları kullanmaya daha istekli olduğu vurgulandı.

Sonuç

Donald Trump’ın Grönland, Kanada, Panama Kanalı, Gazze, Küba ve Hürmüz Boğazı hakkındaki açıklamalarının incelenmesi; sınırların değiştirilmesi, egemenliğin devredilmesi ve ABD toprakları dışındaki bölgelerin kontrol altına alınmasına ilişkin devasa iddialar bütününü ortaya koymaktadır. Bu iddialar çeşitli vakalarda hukuki engellerle, karşı tarafların muhalefetiyle ve uygulama için net bir yolun bulunmamasıyla karşılaşmıştır. Bu süreçte, Trump son derece büyük adımlardan bahsettiği durumlarda bile fiiliyatta geriye kalan şey çoğunlukla müzakereler, tehditler, siyasi baskılar veya seçeneklerin incelenmesinden ibaret olmuştur. Tüm bu vakalar yan yana getirildiğinde, Trump’ın açıklamalarını değerlendirirken, ilan ettiği şeyler ile ABD hükümetinin bunları uygulamak için fiilen harekete geçirdiği adımlar arasındaki mesafenin, açıklamaların kendisi kadar önemli olduğunu göstermektedir.

 

Not: bu analiz farsnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın