İbadetle Toplum Arasındaki Bağ I

rasthaber

Rasthaber –  Kullandığımız İslamî terimler
içinde ibadet sahasında soru işaretleri bırakan birçok şey vardır. Namazla
ilgili olarak, Hz. Resûlullah (s.a.a.) veya Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) “
Namaz
dinin direğidir
.” demişlerdir. Yani bu dinin, içinde kumaşın, iplerin ya da
halkaların bulunduğu, kurulu bir çadır mesabesinde olduğunu varsayalım.
Tabiatıyla bu çadırın yere sabit bir şekilde kurulmasını sağlayan kazıklar ve yine
orada sağlam bir şekilde durması için dikilen direkler de vardır. Bu durumda
namaz, bu kurulan çadırın direkleri gibidir. Özellikle de Hz. Resûlullah
(s.a.a.) bu anlamı, “
Eğer o kabul edilecek olursa onun dışındaki diğer
ameller de kabul olur; eğer reddedilecek olursa diğerleri de reddedilir
”
sözleriyle

vurgulamıştır.

 

Yani insanın diğer amellerinin kabulü
namazın kabul edilmesi şartına bağlıdır. İnsanın ya sadece hayırlı amellerde
bulunup namaz kılmamasından veya namaz

kılıyor olsa dahi doğru bir
şekilde yerine getirmemesinden dolayı namazla birlikte diğer amelleri de
reddedilir.

 

Namaz yüze çarpılacak olursa diğer
amelleri de ayını şekilde reddedilir. Öyleyse diğer amellerin kabulü namazın
kabul edilmesine bağlıdır.

 

“Namaz, her muttaki kişinin
yakınlaşma vesilesidir
.” Buyurmaktadır başka bir hadis. Kişi namaza devam
ettiği müddetçe şeytanın ondan uzaklaşacağına işaret eden bir hadis de vardır. Buna
benzer elimizde çok sayıda hadis mevcuttur. Bu mevzunun özel bir öneme sahip
olduğunu Kitab-ı Kerim’den çıkarmak mümkündür.

 

Bu bağlamda akla takılan ve ara
sıra bazı insanlardan duyulan soru şudur: Namazın önemi hakkında aktarılan bu
hadislerin bütünü sahih midir? Yahut da bunların bir bölümü yalan ve uydurma
olduğundan Hz. Peygamber’e ve Ehl-i

Beyt İmamları’na nispet edilmesi
mümkün müdür? Yahut da bu rivayetlerin bir bölümü âbidlerin ve zâhidlerin çokça
bulunduğu ortamlarda mı uydurulmuştur? Yani özellikle Hicret’in 2 ve 3. asrında
zâhid ve âbidlerin zühd ve ibadet

sahasında özel bir meslek
edindikleri, bu işin onları tedrici olarak ruhbanlığa götürdüğü bir ortamda
uydurulmuş olabilir mi? Şöyle ki, söz konusu zaman diliminden itibaren tasavvuf
İslam âleminde ortaya çıkmaya ve yayılmaya başlamıştır. Nitekim bu zaman
diliminde bütünüyle ibadet ve namaza

yönelen ve dinî sorumluluklarını
unutan bir takım kimselerin de ortaya çıktıklarını görmekteyiz. Emîrülmü’minîn’in
ashabından Rebi’ b. Heysem adında birisi vardı. Meşhed’de mevcut olan meşhur
Hâce Rebi’ kabri bu zâta aittir. Ancak

ben bu kabrin bu şahsa ait olup
olmadığından tam da emin değilim. Bu konu çerçevesinde elimde yeterince bilgi
mevcut değildir. Fakat bu şahsın İslam âlemindeki sekiz büyük zâhidden birisi
olarak kabul edildiğinden de hiçbir kuşku

bulunmamaktadır.

 

İbadet ve zühd Rebi’ İbn Heysem’i
öyle bir seviyeye getirmişti ki, o, ömrünün son dönemlerinde kendi kabrini
kazdı. O, bazen kabrine gider, orada uyur ve kendi kendisine nasihat bağlamında
şöyle derdi: “Sonunda buraya geleceğini unutma!”

 

Bu dua dışında ondan işittiğim
yegâne cümle İmam Hüseyin (a.s.)’ın şehadet haberi kendisine ulaştığında
söylediği “Peygamber’inin kızının oğlunu öldüren bir ümmete yazıklar olsun”
sözüdür.

 

Denildiğine göre o, yukarıdaki söz
(Sonunda buraya geleceğini unutma) haricinde, sarf etmiş olduğu bu cümle
nedeniyle istiğfarda bulunurdu.

Bu adam İmam Ali’nin ordusunda
savaşlara katılırdı. Bir gün İmam Ali’ye gelerek şöyle dedi: “Ey Mü’minlerin
Emiri! Biz bu savaş hakkında kuşku içindeyiz.” Biz dediğine göre bu savaştan
rahatsız olan başka bir grup adına konuştuğu ve onları temsil ettiği de
anlaşılıyor. Çünkü kendileriyle savaştıkları grup kendileri gibi şehadet
getiren ve namaz kılan kimselerdi.

 

Bu şahıs, Emîrülmü’minîn’in
Şîîlerindendir. Savaştan ayrılmak da istemiyordu. Bundan dolayı İmam Ali’ye
gelerek kendisine, kuşkunun olmadığı bir görev vermesini istedi. Emîrülmü’minîn
Ali (a.s.) kendisine “Eğer kalbinde bir kuşku

varsa seni başka bir mekâna
gönderelim” buyurdu. Bilemiyorum, acaba o mu bunu istedi yoksa
Emîrülmü’minîn’in Ali (a.s.) mı İslam’a hizmet etmesi için onu sınır
boylarından birisine göndermede acele etti. Sınır boylarında yapılan savaşlarda
karşı taraf ya kâfirdir ya da putperest. Dolayısıyla oralardaki savaşta
herhangi bir kuşku bulunmamaktadır.

 

O dönemin âbid ve zâhidleri bu
türdendi. Böyle bir zühdün ve ibadetin ne kıymeti var ki! Hakikatte böyle bir
ibadet ve zühd kıymetten yoksundur. Kişinin Ali (a.s.) gibi bir şahsın ordusunda
olmasına rağmen onun verdiği emrin doğru

mu yanlış mı olduğundan kuşkuya
düşüp ihtiyatla amel etmesinin hiçbir anlamı bulunmamaktadır. “Ben niçin
kuşkulu bir oruç tutayım” diyenler gibi, bu da “Ben niçin kuşkunun bulunduğu
bir savaşta yer alayım” demektedir.


Devamı gelecek…

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın