İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan mutabakat zaptının galibi kim? “Savaşı İran kazandı,” diyebilir miyiz? İki ay sonra ne olur? Gelin hepsini değerlendirelim.
Aslında ABD ile İran’ın bir mutabakat zaptına imza koymalarından bir gün evvel kaleme aldığım 15 Haziran tarihli yazımda, hem ABD’nin savaş öncesinde ve savaş sırasında şekillenmiş hedeflerine ulaşıp ulaşamadığına hem de İran’ın savaş sırasındaki kazanımlarına yer vererek o anki skor tabelasının -deyim yerindeyse- fotoğrafını çekmiştim. Artık ortada imza konmuş bir mutabakat metni ve iki haftalığına da olsa sınanmış bir ateşkes (!) süreci olduğuna göre, tarafların 60 gün sonra nasıl bir nihai antlaşmaya ulaşabileceğinin ipuçlarını da verecek şekilde, savaşın sonucunu bugün daha net biçimde değerlendirebiliriz, sanıyorum.
BİR) Önce en son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: ABD ile İran, her ne kadar mutabakat metninin 3. Maddesinde, “en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt ediyor” olsalar da, ben tarafların bu 2 aylık süre içinde bir nihai anlaşma ortaya çıkarıp imza koyacaklarına pek ihtimal vermiyorum.
İKİ) Pek çok siyasi gözlemci ve uzman, metnin “ABD’nin yenilgisine” işaret ettiğini savunsalar da, 14 maddelik metni dikkatlice okuyan biri, ABD’nin hem İran hem de Lübnan sahası ile ilgili muradını aslında bir süreliğine ertelediğini ve çatışmalarda ulaşamadığı bazı hedefleriyle ilgili ümitlerini Tahran rejiminde bir çatlağa yol açma arzusuyla diplomasi sahasına taşımaya çalıştığını fark edecektir.
ÜÇ) Metnin en kritik maddelerinin belki de başında altıncı madde geliyor. Washington’un bu maddede bahsi geçen ve İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için mutabık kalınan 300 milyar ABD doları tutarındaki plan ile Tahran’a yardım etmeyi değil, bu ülkedeki “sertlik yanlısı radikaller” ile “reformcular” arasındaki çelişkileri keskinleştirmeyi hedefleyerek rejimi çatırdatmaya dönük bir çaba planladığını düşünüyorum. Hatırlatalım, 6. Maddenin son kısmında şöyle deniyor: “Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın bir parçası olarak kesinleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli olan tüm lisanslar, muafiyetler ve izinler ABD tarafından verilecektir.” ABD’nin bu parayı “kalkınsın ve savaş sonrası ülkeyi yeniden imar etsin” diye doğrudan İran’a vereceğini sanmak safdillik olur. ABD’nin, inşaat, petrol, telekomünikasyon ve dış ticaret gibi kilit sektörlerdeki yüzlerce bağlantılı şirket ağıyla ülke ekonomisinin yaklaşık yarısını kontrol eden Devrim Muhafızları’nın denetimindeki alanlara sızarak, bu parayı kalkınma projelerini temel alan işler yapmasını umduğu Batılı şirketlere ya da konsorsiyumlara akıtmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Ancak Devrim Muhafızlarına avucunu yalatmak hiç de kolay olmayacaktır.
DÖRT) Altıncı maddede, ABD’nin Türkiye gibi ülkelere de bir havuç uzattığını söylemek mümkün. Burada geçen, “ABD bölgesel ortaklarıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’nin yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar ABD doları tutarında, kesin ve karşılıklı olarak mutabık kalınan bir plan hazırlamayı taahhüt etmektedir,” ifadesi, Türkiye’ye de İran’ın kalkınması yolunda taşeron olarak bazı projeler verilebilmesinin ve Washington’un Ankara’yı da İran ihtilafında (belirli ödevleri yerine getirmesi kaydıyla) bir çıkar sahibi kılmak isteyebileceğinin göstergesi niteliğinde.
BEŞ) Ayrıca ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının birinci maddesi, İsrail ile ABD yönetiminin Lübnan ile geçen gün imzaladıkları ve “Hizbullah’ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan’ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi verdiği” ileri sürülen üçlü çerçeve anlaşması ile açıkça ihlal edilmiş görünüyor. Zira mutabakat metninde, “ABD, İran İslam Cumhuriyeti ve mevcut savaştaki müttefikleri, bu Mutabakat Zaptı’nı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirildiğini ilan ederek, bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri operasyon başlatmayacaklarını, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınacaklarını, ayrıca Lübnan’ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alacaklarını taahhüt eder,” deniliyordu. Lübnan hükümetinin İsrail ile imzaladığı ama ülke içindeki bazı kesimlerce “hıyanet” olarak da nitelenen bu üçlü çerçeve anlaşması, İran’ı ofsaytta bırakmakla kalmıyor; bir yandan açıkça “güç kullanma tehdidinde” bulunuyor, bir yandan da Lübnan’ın “toprak bütünlüğünü ve egemenliğini” hiçe sayan İsrail işgalini meşrulaştırıyor. Anlaşılan, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarma misyonunun Trump tarafından Suriye ordusuna (ve onun hamisi olarak görülen Ankara’ya muhtemelen Kaan’ın jet motorları havucuyla birlikte) verilmek istenmesini Şara’nın (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddetmesinin akabinde, Washington üçlü çerçeve anlaşması ile “madem öyle, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarmazsanız işgal bitmez” demiş oluyor.
ALTI) Bu arada, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah’la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara’yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- bakalım nasıl sürprizler bekleyecek? Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristlere” öyle kolay kolay bir ülke idaresi verilmez! Kendisine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmeyenlerin defteri bir süre sonra dürülür.
YEDİ) ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt etmiş olsalar da, sonuçta kanımca olacak olan, mutabakat metninin “bu süre, karşılıklı rıza ile uzatılabilir,” denilen üçüncü maddesinde ifade edildiği üzere, tarafların bu sürenin sonunda 60 günlük bir uzatmaya daha gitmek durumunda kalmaları olacaktır.
Dolayısıyla, savaş daha bitmemiştir. İran şu ana kadar kaybeden taraf olmamıştır. Gerçi ABD’de pompaya yansıyan benzin fiyatlarının Kasım ara seçimlerine kadar seçmen için makul düzeye inmesini ve Trump’ın rahatlamasını engelleyebilme gücünü de önemli ölçüde elinde tutmaya devam etmektedir. Ama düşman da daha elini tetikten çekmiş değildir. Dolayısıyla, savaşın kazananını ilan etmek için henüz erkendir.
15 Haziran tarihli yazımda, tarafların barış yolunda bir mutabakat zaptı imzalamak üzere olmalarını konu edinmiş, ancak yazımı “biz daha uzun süre müzakere, anlaşma, mutabakat lakırdısı ederiz; taraflar arasındaki derin farklılıklar kolay kolay aşılmaz, bir mutabakat metni imzalansa bile uzun süreli kıymet-i harbiyesi olmaz ve bu savaş da geçici olarak dinse bile kolay kolay bitmez,” ifadeleriyle noktalamıştım. Tarafların beni haklı çıkarmaları uzun sürmedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda “ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını” gerekçe göstererek, 27 Haziran’da İran’ın askeri gözetleme altyapısını, iletişim sistemlerini, hava savunma mevzilerini, İHA depolama tesislerini ve mayın döşeme kabiliyetlerini hedef alan saldırılar düzenledi.
Evet, post-truth çağında mutabakat zaptı fiziksel bir bağlayıcılıktan ziyade, kamuoyu iletişimi ve algı yönetimi aracından öte bir şey olmuyor. Velhasıl, “mutabakat” dediğimiz şey hakikatin bile teminatı değilken, barışın nasıl olsun!
t24
