Mearsheimer: İranlılar Son Kişiye Kadar Savaşacak

Chicago Üniversitesi’nin seçkin siyaset bilimi profesörü, ABD’nin ne İran’a ne de Yemen Ensarullahı’na karşı etkili hiçbir askeri seçeneğe sahip olmadığını belirterek; Orta Doğu’daki savaştan kaynaklanan ekonomik baskının dünyayı derin bir durgunluğa ve hatta muhtemelen büyük bir ekonomik krize sürüklediğini, Donald Trump’ın bu savaşı sonlandırmak için nihayetinde Tahran ile anlaşmaya varmak zorunda kalacağını söyledi.

Chicago Üniversitesi Emeritus Siyaset Bilimi Profesörü ve uluslararası ilişkilerde realist ekolün en tanınmış kuramcılarından biri olan John Mearsheimer, “Chris Hedges Report” programına verdiği mülakatta ABD ve Siyonist rejimin İran’a karşı yürüttüğü savaşın durumu, Washington’un kuşatma ve yaptırım stratejisinin başarısızlığı, savaşın küresel ekonomik sonuçları, ABD’nin Fars Körfezi‘ndeki üslerinin vaziyeti, bölgedeki Arap ülkelerinin güvenlik geleceği ve savaş sonrasında İsrail’in konumu hakkında değerlendirmelerde bulundu. Mülakatı, Amerikalı gazeteci ve New York Times’ın eski muhabiri Chris Hedges gerçekleştirdi.

West Point Askeri Akademisi mezunu olan ve ABD Hava Kuvvetleri’nde görev geçmişi bulunan Mearsheimer; “Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi”, “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” ve “Büyük İllüzyon” kitaplarının yazarıdır.

“İran’ın Direnmekten Başka Çaresi Yok”

Mearsheimer mülakatın başında şu hususu vurguladı: “İranlıların sahada kalmaktan ve ABD ile İsrail’e büyük bir taviz vermemekten başka çaresi olmadığını düşünüyorum. Çünkü bence ABD ve İsrail yalnızca İran’daki mevcut rejimi değiştirmeyi değil, nihayetinde İran’ı yıkmayı ve mümkünse birkaç küçük ülkeye bölmeyi hedefliyor. Dolayısıyla İran’ın bakış açısına göre ABD varoluşsal bir tehdittir ve bu nedenle İranlıların son kişiye kadar mücadeleyi sürdürmekte net bir çıkarı olduğuna inanıyorum.”

“ABD Kazanabilseydi Şu An İran’a Geniş Çaplı Saldırı Düzenlerdi”

Amerikalı kuramcı, ABD ve İsrail’in Kongre ara seçimlerinin ardından İran’a ağır saldırılar düzenleme ihtimaline ilişkin soruya yanıt olarak şunları söyledi: “Bu ihtimal temel olarak sıfırdır. Eğer İran’a ABD’ye zafer getirecek saldırılar düzenleyebilselerdi, neden bunu şu an yapmıyoruz ya da şimdiye kadar yapmadık? Cevap şudur: Ekonomilerinin çökmesini, bunun rejim değişikliğine yol açmasını ve bize gerekli tüm tavizleri vermelerini ummak dışında İran’da zafere ulaşacak hiçbir stratejimiz yok.”

Mearsheimer sözlerine şöyle devam etti: “8 Nisan’dan bu yana geniş çaplı askeri güç kullanmamamızın ana nedenlerinden biri, değerli mühimmat stoklarımızın son derece düşük olmasıdır. Bir başka deyişle, depolarımızdaki mevcut silahları İran’a yönelik yeni bir hava saldırısında tüketme gücüne sahip değiliz.”

40 günlük hava savaşına değinen Mearsheimer: “Yanıldığımı ve ara seçimlerden sonra İsraillilerle birlikte saldırıyı yeniden başlattığımızı varsayalım. Nasıl kazanacağız? Sihirli strateji nedir? Bunu 28 Şubat’tan 8 Nisan’a kadar 40 gün boyunca denedik ve işe yaramadı. Ara seçim sonrası savaştan bahsedenlerin hiçbiri, seçimlerden sonra aniden nasıl zafere ulaşacağımızı açıklayabilmiş değil.”

Amerikalı profesör, Trump’ın tekrarlanan tehditlerine işaret ederek şunları ekledi: “Geçtiğimiz aylarda ve bir hafta önce defalarca İran’a geniş çaplı saldırı tehdidinde bulundu ve ardından geri adım attı. Dolayısıyla sert açıklamalar konusunda uzun bir geçmişi var; ancak gerçek saldırı zamanı geldiğinde ‘saldırmıyoruz’ diyor. Bu durumun, kendisinin hiçbir askeri seçeneğe sahip olmadığını ve saldırırsa kötü gidişatı daha da kötüleştireceğini bildiğini gösterdiği savunulabilir.”

Küresel Durgunluk ve Büyük Ekonomik Kriz Riski

Savaşın ekonomik sonuçlarını vurgulayan Mearsheimer şunları kaydetti: “ABD ekonomisinin ve uluslararası ekonominin durumu, motorin ve petrol arzında yaşananlar, bunun getirdiği enflasyon ve tahvil piyasasında meydana gelenler göz önüne alındığında, bu savaşı bitirmek için güçlü ekonomik gerekçeler bulunmaktadır. Belki ara seçimlerden önce, ancak kesinlikle sonrasında bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Küresel bir durgunluğa doğru ilerliyor gibiyiz ve dikkatli olmazsak büyük bir küresel ekonomik krize ulaşabiliriz. Bu, ekonomik açıdan son derece tehlikeli bir durumdur.”

Stratejik petrol rezervlerine ilişkin Mearsheimer: “ABD’nin Stratejik Petrol Rezervi’nde 285 milyon varil petrol kaldı. Yaygın görüşe göre 250 milyon varile ulaştığınızda felaketin eşiğindesinizdir ve daha fazla çekim yapmak depolama tanklarına ciddi zarar verebilir. Dolayısıyla stratejik rezervden çekim yapmanın artık güvenli olmayacağı noktaya hızla yaklaşıyoruz.”

Mearsheimer: “Çin savaştan önce günde 12 milyon varil petrol ithal ediyordu, bu rakamı 7 milyon varile düşürdü ve şimdi tekrar 9 milyon varil civarına ulaştı, 12 milyon varile doğru ilerliyor.”

Motorin krizine değinen analist: “Dünyanın en büyük motorin üreticisi ABD, ikincisi ise Rusya’dır. Ruslar motorin ihracatını durdurdu ve ABD de şu anda motorin ihracatını durdurmayı tartışıyor. Bunun Avrupa için yıkıcı sonuçları olacaktır.”

1973 petrol krizine atıfta bulunan Chicago Üniversitesi Profesörü: “OPEC petrol ambargosunun ekonomik sonuçları yıllarca sürdü ve bu kez de aynı şey yaşanabilir. Elbette ben bir ekonomist değilim ve bu durumun tam olarak nereye varacağını söyleyemem; ancak uluslararası ekonominin ciddi zarar görme olasılığının her zaman var olduğunu neredeyse herkes kabul ediyor. Bu durum felaket boyutunda olabilir ve on yıl sürebilir.”

Suudi Arabistan-Ensarullah Savaşı: “Trump Riyad’ın Talebini Üç Kez Reddetti”

Mearsheimer, Suudi Arabistan ile Yemen Ensarullahı (Husiler) arasındaki çatışmaya dair şunları söyledi: “Ensarullahın yaptığı şey, uluslararası ekonomi üzerindeki baskı açısından olağanüstü bir öneme sahiptir. Suudiler bu çatışmayı esasen 13 Temmuz’da başlattı; o gün Ensarullahın kontrolündeki Yemen’in ana havalimanına saldırdılar ve bu iki taraf arasında bir savaşa yol açtı. Bu savaş 8 Eylül civarına kadar nispeten düşük düzeyde kaldı, ancak sonrasında şiddetle tırmandı.”

Mearsheimer: “Ensarullah, en basit ifadeyle, son derece yetenekli bir savaş gücüdür. Çok sayıda balistik ve seyir füzesine sahipler ve orduları gerçekten güçlü bir savaş organizasyonudur. Suudi petrolünün çıkış güzergahı olan Babülmendep Boğazı’nı tamamen kontrol etmelerine imkan tanıyan geniş bir coğrafyayı ele geçirdiler. Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’e giden ve fiilen günde yaklaşık 4 milyon varil petrol taşıyan boru hattı, bir Iraklı grubun üç pompa istasyonuna düzenlediği saldırı sonrasında devre dışı kaldı ve şu anda eski kapasitesinin yalnızca %40’ı, yani günde yaklaşık 1,6 milyon varil petrol geçebiliyor. Suudiler Avrupalılara Eylül ve Ekim aylarında Avrupa’ya hiçbir petrol sevkiyatı yapılmayacağını bildirdi.”

Riyad’ın Washington’dan tekrarlanan taleplerine değinen Mearsheimer: “Suudiler şu ana kadar Trump’tan üç kez yardım istedi; iki kez 10 Eylül’de, bir kez de 17 Eylül’de. Trump 10 Eylül’deki talebi açıkça reddetti. 17 Eylül’de yardım edebileceğini ima etti ve Suudileri kurtarmak için Husilere saldırmaya hazır göründü; ancak geçen Pazar saldırıyı iptal etti. Bütün bunlar, İranlılara karşı olduğu gibi Ensarullaha karşı da hiçbir askeri seçeneğimiz olmadığını gösteriyor.”

Geri adım atılmasının gerekçesini açıklarken ABD’nin 2025 baharında Yemen’e düzenlediği askeri operasyona değinen Mearsheimer: “Trump Mart 2025’te Ensarullaha karşı savaş ilan etti ve aynı yılın Mayıs ayında kazandığımızı ve savaşı bitireceğimizi söyledi. Fakat bu Trump’ın tipik söylemidir. Kazanmadık. Savaşı bıraktık çünkü Ensarullah bizi mağlup ediyordu ve kazanma gücümüz yoktu. Ayrıca o muharebede değerli mühimmatlar tüketiyorduk. Suudiler bizden Ensarullahla yeniden savaşa girmemizi istiyordu; halbuki şu an 2025 baharından daha az mühimmata sahibiz. Tüm ana akım medyanın haberlerine göre, 17-20 Eylül tarihleri arasında Trump’ın askeri danışmanları, ağırlıklı olarak generalleri, kendisine bunu yapamayacağımızı, Ensarullahı mağlup edemeyeceğimizi ve harcama lüksümüz olmayan değerli mühimmatı tüketeceğimizi söylediler.”

“Deniz Kuşatması ve Bessent Stratejisi İşe Yaramadı”

Mearsheimer, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in stratejisi ve İran’a yönelik deniz kuşatması hakkında şunları söyledi: “Kuşatma ve Bessent stratejisi yapabileceğimizin en iyisidir; ancak kendinize sormanız gereken soru şudur: İran ekonomisini rejim değişikliği yaşanacak ve yeni rejim bizim düdüğümüzü çalacak raddeye kadar boğabilir miyiz? Bence bu son derece düşük bir ihtimaldir.”

Bu stratejinin İran’a ne kadar zarar verdiği sorusuna yanıt olarak Mearsheimer: “Neredeyse hiç; çünkü İran’ı teslim olmaya zorlamadı. İran’ın ikinci kuşatması 14 Temmuz’da başladı ve İranlılar için önemli ölçüde acı yaratması bakımından etkiliydi; ancak bu acının İran’ı teslim olma eşiğine getirecek kadar büyük olduğuna dair hiçbir işaret yoktu. Ardından 24 Ağustos’ta Bessent, kuşatmanın ötesine geçerek İran’ı ekonomik olarak boğmayı ve İran ile ekonomik ilişkisi olan her ülkeyi geniş ikincil yaptırımlarla cezalandırmayı hedefleyen yeni bir strateji açıkladı.”

Mearsheimer şöyle devam etti: “Çinliler ve Ruslar derhal bu oyunda yer almayacaklarını söylediler. Türkler de eşlik etmiyor. İran’ın büyük ticari ortağı olan BAE’nin bu oyuna dahil olmaya hiç niyeti yok. Dolayısıyla Bessent, İran’ın ana ticari ortaklarından hiçbirini ekonomik ilişkileri tamamen kesmeye zorlayamadı ve stratejisi gerçekten işe yaramadı. Geldiği noktada dünya ülkelerine İran uçaklarının havalimanlarına inmesine izin vermeleri halinde yaptırımla karşılaşacaklarını söylüyor. Ancak bu durum İran’ı geri adım atmaya zorlamıyor ve bu politikanın açıklanmasının ardından İran uçakları Çin’e iniş yaptı.”

Çin ve Rusya İran’ın Yanında

Amerikalı kuramcı, Çin ve Rusya’nın rolüne değinerek şu iddiada bulundu: “Unutmamak gerekir ki İran’ın karşısında duran sadece ABD ve İsrail değildir. İsrailliler kenarda duruyor ve bugünlerde İran’a karşı pek bir şey yapmıyorlar. Neredeyse tek başımıza İran’ın karşısındayız. İsrailliler bizi bu savaşa soktu ve ardından kenara çekilip bunu yürütmemizi seyrediyorlar. Ancak benim asıl vurgulamak istediğim nokta şu: İran’ın karşısında sadece biz yokuz; Çin, Rusya ve İran’ın karşısındayız. Çünkü Çinlilerin ve Rusların İran’a ABD’yi mağlup etmesi için yardım etmekte net bir çıkarı var.”

Mearsheimer, Wall Street Journal’ın 24 Eylül tarihli iddia haberine atıfta bulunarak Çin’in İran’a yardımları hakkında şunları söyledi: “İran’ın İHA ve balistik füzelerinin hassasiyetini ve tahrip gücünü artırmaya yönelik ekipmanların sevkiyat üzerine sevkiyatla bu ülkeye gönderildiğine hiç şüphe yok. Çin, İran’ın ana ticari ortağıdır ve İran’ın dünya pazarlarına ulaşan petrolünün yaklaşık %80’ini satın almaktadır. Çin ve Rusya’nın bakış açısına göre, ABD’nin İran ile savaşta saplanıp kalması ya da bu savaşı kaybetmesi son derece iyidir; zira bu ABD için aşağılayıcı bir yenilgi olacaktır.”

İslamabad Mutabakatı: “ABD’nin Teslim Belgesi”

Chicago Üniversitesi Profesörü, Tahran ve Vaşington arasında yeni bir anlaşma beklentisine ilişkin şu iddiada bulundu: “Şu an bir anlaşmaya varma olasılığı konusunda iyimser olmak zor. Bugünlerde medyada Trump’ın Çin’in İran’a baskı yapması için Çinlilerle görüşmesi gerektiği çokça konuşuluyor; ancak belirttiğim gibi Çin’in bir çıkarı varsa bu savaşın sürmesinde ya da ABD’nin yenilmesindedir. Dolayısıyla Çinliler bize yardım etmeyecektir, aynı şey Ruslar için de geçerlidir.”

Sözlerini sürdüren Mearsheimer: “İranlılar şu an ABD karşısında, özellikle uluslararası ekonominin izlediği seyir göz önüne alındığında, büyük bir koz elinde tutuyor. Büyük tavizler vermeye razı olmayacaklarını düşünüyorum, her ne kadar küçük tavizler verebilseler de. İranlılar bir süre Trump iktidarda olduğu sürece ABD ile müzakere etmeyeceklerini söylüyorlardı, ancak şu an BM marjında Amerikalılarla görüşüyorlar. Bir anlaşmada sert pazarlık yapacaklarını ve müzakerelerden çıkıp bu çatışmayı kazandığımızı söylememizin bizim açımızdan zor olacağını düşünüyorum.”

Mearsheimer, Haziran ayında İran ile ABD arasında imzalanan İslamabad Mutabakatı’na değinerek: “Ben bu mutabakatı defalarca bir teslim belgesi olarak niteledim; teslim olan bizdik, İranlılar değil. Trump bunu imzaladı çünkü o dönem kendisinin de ifade ettiği gibi ‘Herbert Hoover’ olmak istemiyordu. Potansiyel bir ekonomik felaketle karşı karşıya olduğumuzu anlamıştı; kendisi ekonomik felaket ifadesini kullandı. Dolayısıyla uzun süredir bu durumun tehlikeli olduğunun bilincindedir ve bence yakın gelecekte bir anlaşmaya yönelmek zorunda kalacaktır. Aksi takdirde sonuç, en azından büyük bir uluslararası ekonomik durgunluk ve belki de büyük bir ekonomik kriz olacaktır.”

Mearsheimer ayrıca nükleer konunun gündemden düşmesine şaşırdığını belirterek: “Bugün bir anlaşmadan bahsettiğimizde odak noktası ateşin durdurulması, Hürmüz Boğazı’nın açılması yani iki kuşatmanın sona ermesi, yaptırımlar, tazminat ve dondurulan varlıkların serbest bırakılması gibi ekonomik meselelerdir. Ancak artık hiç kimse nükleer konudan bahsetmiyor; bu gerçekten şaşırtıcı.”

“Suudi Arabistan ve Bölge Ülkeleri Gelecekteki Güvenlik İçin İran ile Anlaşmalı”

Mearsheimer, Fars Körfezi‘ndeki Arap ülkelerinin güvenlik geleceğine dair şunları söyledi: “Suudilerin gelecekte 28 Şubat öncesinde olduğu gibi ABD’ye dayanabileceklerini sanmıyorum. Son dönemde Pakistan ve Türkiye ile bir ittifak kurdular; bahsedilen ‘Mekke Paktı’. Ancak Pakistanlılar ve Türkler ihtiyaç anında Suudilere hiçbir yardımda bulunmadı. Çin veya Rusya’ya da gittiler ancak oralardan da Suudi Arabistan’a bir yardım gönderilmedi.”

Mearsheimer ekledi: “Bence Suudi Arabistan, İranlılarla bir tür uzlaşı ve bir arada yaşama düzeni kurmalıdır ve tüm Fars Körfezi ülkelerinin bunda net bir çıkarı vardır. ABD’de bunu söylemenin popüler olmadığını biliyorum, ancak gerçek şu ki İran saldırganlık açısından özel bir ülke değildir. Nitekim İran, kayıtlı tarihinde başka bir ülkeye karşı asla savaş başlatmamıştır. İran, Haziran 2025’teki İsrail ve ABD saldırısı ile bu yıl 28 Şubat’ta başlayan saldırı da dahil olmak üzere pek çok saldırının kurbanı olmuştur. Dolayısıyla Fars Körfezi ülkelerinin İran ile makul bir anlayışa ulaşabilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

“Pandora’nın Kutusu Açıldı”

Mearsheimer, bu savaşın sonuçlarından birinin bölge ülkelerinin nükleer silaha ulaşma motivasyonunu artırması olduğunu belirterek: “Bu durum kesinlikle İranlılar için geçerlidir. İran Meclisi’nde yaşananlara bakarsanız, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NPT) çıkması ve nükleer caydırıcılık oluşturması yönünde bir planın takip edildiğini görürsünüz. Açık olmak isterim; bizim bakış açımızdan değil, İran’ın bakış açısından nükleer caydırıcılığa sahip olmak son derece mantıklıdır.”

Mearsheimer şöyle devam etti: “Suudiler yıllardır İran nükleer silaha yönelirse kendilerinin de takip edeceğini açıkça belirttiler. Suudiler bunu yaparsa Türkiye, Mısır ve Irak’ın da bunu düşüneceğinden emin olabilirsiniz. Dolayısıyla Pandora’nın kutusunu açtığımız söylenebilir.”

Mülakatın bir bölümünde Chris Hedges, İran’ın Şehit Lideri’nin nükleer silahın haram olduğuna dair fetvasına atıfta bulunarak, saldırının ilk gününde terör edilerek şehit edilen İran Şehit Lideri’nin İran’ın nükleer silaha ulaşmasının önündeki ana engel olmasının durumun trajikomik yanlarından biri olduğunu belirtti.

Mearsheimer yanıt olarak şu iddiada bulundu: “Kesinlikle doğru. Tüm raporlar, halefinin ve çevresindekilerin nükleer silaha ulaşma fikrine çok daha açık olduğunu gösteriyor. Tam olarak ne olacağını bilmiyorum, ancak İran’ın nükleer silaha ulaşma motivasyonunun son derece yüksek olduğuna şüphe yok.”

Mearsheimer’ın bu iddiasına karşılık, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da dahil olmak üzere üst düzey İranlı yetkililer açıklamalarında, İran Şehit Lideri’nin fetvası uyarınca ülkenin nükleer silah peşinde olmadığını mükerreren vurgulamışlardır. Bu yasaklama yalnızca hukuki bir boyuta sahip olmayıp dini bir “fetva” niteliğindedir ve İran’da bazı bireyler nükleer silah yapımını arzulasa dahi fetva uyarınca bu doğrultuda hareket edilmesine izin verilmemektedir.

“İran’a Saldırı İsrail İçin Felaket Oldu”

Mearsheimer mülakatın son bölümünde savaşın Siyonist rejim üzerindeki sonuçlarına değinerek şunları söyledi: “Bu durum İsrail için gerçek bir felakettir ve İsrail ile Batı medyasında buna ne kadar az dikkat çekilmesi gerçekten gariptir. İsrail’in İran konusundaki temel endişesi nükleer silahtı. Şu an İran’ın nükleer silaha ulaşma olasılığı 27 Şubat öncesine göre çok daha yüksektir. 28 Şubat öncesinde İran ile ABD arasında yürütülen müzakerelere bakarsanız nükleer anlaşma için iyi bir perspektif vardı, ancak bu perspektif esasen yok oldu.”

Analist sözlerine şöyle devam etti: “İran’ın füze ve İHA kapasitesi de yalnızca Fars Körfezi ülkeleri için değil, İsrail’in kendisi için de ciddi bir tehdit olduğunu kanıtlamıştır. İsraillilerin kenarda oturup ABD’nin İran ile neredeyse tek başına savaşmasına izin vermekten memnun olmalarının ana nedenlerinden biri, İran’ın İsrail’e devasa zararlar verebileceğini çok iyi bilmeleridir. Füzeler ve İHA’lar savaşın başlarında İsrail’i de vuruyordu ve emin olun bölgedeki ABD hedeflerine verdikleri zararın aynısını İsrail hedeflerine de verdiler. İsraillilerin bilgi akışını bu derece sansürlemelerinin nedenlerinden biri, İsraillilerin kendilerinin ve Batı halkının İran’ın İsrail’e verdiği zararın boyutunu görmesini istememeleriydi.”

Amerikalı kuramcı sözlerini şöyle tamamladı: “İsrailliler uzun süredir İran’ın Ensarullah, Hizbullah ve Hamas ile olan bağını koparmak istiyorlardı; ancak bu bağa bir şey olduysa o da daha da güçlenmiş olmasıdır. İranlılar, İsrail’in Güney Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü savaşın sona ermesini talep ediyorlar. Dolayısıyla İsrail bu savaşta tüm hedeflerine ulaşmakta başarısız olmuştur ve bugün 27 Şubat’takinden çok daha kötü bir durumda olduğu söylenebilir.”

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın