Suriye’de Ahmet Şara hükümetinin tesis ettiği “Kur’ani tedavi ruhsatları idaresi”, Kur’ani tedavi alanında yüksek lisans mezunu olan “seçkin şeyhlere” diplomalarını takdim etmiş. Bu çok hassas “ilmi ve akademik üstünlüklerini” kanıtladıkları için artık ilaç tavsiyesinde bulunabilecekler, kendi kliniklerini yasal ruhsatlarla açabilecekler. Seçkin şeyhlerin nefesi, tavsiye edecekleri bitkiler ve dualarıyla mahalli hastalar şifa buldukça yurtdışından hasta kabulüne başlayacaklar. Seçkin şeyhler sayesinde dindar sağlık turizmi canlanacak ve Suriye yeni bir gelir kapısına sahip olacak.
Seçkin şeyhlerin devlet kurumlarına giren kadınların giyim-kuşamından makyajına kadar müdahale hakkına sahip olmaları, devlet kurumlarının aldığı kararların şeriat yasalarına uygun olup olmadığına nihai sözü söyleme yetkisinin ardından şeriat eczaneleri açabilme ruhsatına kavuşmalarına bakınca, Suriye’deki rejimin inşa etmeye çalıştığı zihniyet ve etkilerinin Suriye ile sınırlı olmayacağı aşikâr. Zira bu zihniyetin “ulusal bir sınır ve egemenliği” ile ilgilenmedikleri, söylem ve eylemleri ile maruftur. Kendilerinin sünnet kriterlerine uyan “Müslüman Kardeşliğini” önce “raydan çıkmış” kabul edilen Irak ve Şam coğrafyasında (Mısır Nil deltasından Filistin’e, buradan Lübnan, Suriye) ve Anadolu’da tesis edecekler.
MÜMİNLERİN EMİRİ
Yeni rejimin seçkin şeyhleri daha önce de “Sünni Emevi” rejimi başı olarak takdim ettikleri Ahmet Şara’nın, Emevi Camiinde “mutlak biat edilmesi ilahi bir emirle tebliğ edilmiş Müminlerin Emiri” olarak kabul edilmesi gerektiğini beyan etmişlerdi. Seçkin şeyhlerin öncülerinden kabul edilen Hamed Ayman El-Cemmal geçen hafta kendisine tevdi edildiğini iddia ettiği ilahi buyruğunu ilan etmişti; “Müslümanların Alevi, Dürzî, Şii ve İsmail’i mezheplerden kız almaları haramdır. Bunlara kız vermeleri de günahların en büyüğüdür. Çünkü bunlar zındık ve kâfirdirler.”
Dikkat çeken husus ise bu fetvanın Yahudi ve Hristiyanları kapsamamış olmasıdır. Zimmet ve kitap ehlinden kabul edildikleri için “kitapsız, dinsiz, müşrik ve katli vacip” kabul ettikleri kendileri dışındaki herkes kendilerine haram kabul edilmektedir. Bunlar ancak “Sebi” olarak kullanılır. Günümüzde hukuken ve ahlaken suç kabul edilen bu söylem ve eylemler halen din kisvesi altında yapılmaktadır. Sebi, savaş ganimeti olarak ele geçirilen düşman anlamındadır. Kadınlar, çocuklar, mallar onlara kullanılmak üzere helaldir.
Suriye’deki bu köklü değişim süreci, hem bölge halkı hem de Türkiye gibi komşu ülkeler için oldukça kritik ve tartışmalı bir döneme işaret ediyor. Bu anlattıklarımız Suriye’de yeni yönetimin ideolojik kimliğinden ekonomik kapasitesine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ahmed eş-Şara’nın (eski adıyla Covlani) El-Kaide ve DEAŞ geçmişinden gelip bugün “ulusal ve kapsayıcı” bir lider profili çizmeye çalışması, siyaset biliminde “pragmatik evrim” olarak tartışılıyor. Şara, Şam’ı kontrol altına aldıktan sonra azınlıkların (Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler) korunacağını ve intikam eylemlerine izin verilmeyeceğini defalarca deklare etmişti. Hatta Alevi ve Dürzilere karşı yapılan katliamlarda dahli bulunan kendi müttefiklerini cezalandırma sözü vermişti. Ancak bu vaatler gerçekleşmedi.
‘ULUSAL BİR GEÇİŞ OTORİTESİ’
Yeni rejimin ana omurgasını radikal Sünni grupların ve ağırlıklı olarak İdlib’de inşa ettikleri yönetimin Şam’a taşındığı da biliniyor. Şara, bu yapıyı “bağnaz bir mezhepçi devlet” yerine, devlet kurumlarını işler hale getiren “ulusal bir geçiş otoritesi” olarak pazarlamaya çalışıyor. Yine de sahadaki bazı radikal unsurların bu merkezi söyleme ne kadar itaat edeceği büyük bir soru işareti. Suriye’nin yıllarca süren savaştan, eski yönetimin yığınla yanlışlıkları, dış müdahaleler ve birden fazla yabancı devlet orduları ve istihbaratları tarafından kontrol ediliyor olması sonrasında sivil kurumları çökmüş durumda. Bu boşluğu doldurmaya çalışan dini otoritelerin, toplumu “zapturapt altına alma” veya “toplumsal mühendislik” yapma çabası olduğu görülüyor.
TÜRKİYE’NİN ÖNCELİĞİ
Eğer geçiş hükümeti bu tür dışlayıcı ve bilim dışı (ilaç tavsiyesi gibi) uygulamaları resmi bir politikaya dönüştürürse, bu durum uluslararası meşruiyetini tamamen yitirmesine ve Suriye’nin tekrar bir iç savaşa sürüklenmesine neden olabilir. Türkiye’nin bu yönetimi desteklemesinin arkasında “ideolojik kardeşlik” meselenin sadece bir boyutuyla ilgili olabilir. Ancak bundan ziyade reel-politik kaygılar yatıyor: Ankara için Suriye’de öncelik, kuzeydeki YPG varlığının sonlandırılması ve İsrail etkisinin sınırlandırılmasıdır. Türkiye, Suriye’de “istikrarlı” (radikal de olsa bir otorite sahibi) bir yönetimin tesis edilmesini, milyonlarca sığınmacının geri gönderilmesi için tek yol olarak görüyor.
Erdoğan hükümeti, Suriye’nin iç işlerindeki dini yorumlara müdahale etmek yerine; sınır güvenliği, terörle mücadele ve ekonomik entegrasyona odaklanmış durumda. Radikal söylemleri “geçiş döneminin sancıları” olarak görüp görmezden geliyor olabilirler, ancak bu durum uzun vadede Türkiye’nin “laik” yapısı ve bölgesel prestiji için riskler barındırıyor. Zira Suriye’de enflasyon ve kıtlık gerçekten sefalet düzeyinde. Tarihsel olarak, ekonomik sorunları çözemeyen otoriter veya dini yapılar, toplumsal hoşnutsuzluğu bastırmak için “ahlak polisliği” veya “yoğun dini eğitim” gibi yöntemlere başvururlar. Bu, halkın dikkatini mideden “ahirete” veya “toplumsal ahlaka” çekme çabasıdır.
DIŞ YARDIMA BAĞIMLILIK
Yeni yönetimin devlet yönetme tecrübesi, potansiyeli ve terbiyesi yok. Üstelik hayatları boyunca silahını, parasını ve emirleri dışarıdan almış. Eğer vaat edilen ve henüz gerçekleşmeyen dış yardımlar (özellikle Körfez ülkelerinden gelecek yatırımlar) gelmezse, sadece dini baskıyla toplumu kontrol altında tutmaları imkansız hale gelecektir. Suriye’de bir “Emevi rönesansı” mı yoksa modern bir devlet inşası mı yaşanacağını, Ahmed eş-Şara’nın sahadaki radikal şeyhleri dizginleyip dizginleyemeyeceği belirleyecek. Türkiye ise şu an için “istikrarı” her türlü ideolojik endişenin üzerinde tutuyor gibi görünüyor. Tarih bize gösteriyor ki; ideolojik birliktelik, tencere kaynamadığı noktaya kadar devam eder.
Şara rejiminin en büyük riski tam olarak burası. Suriye halkı, tüm bileşenleri ama artık özellikle “suiistimal edildiklerine inanan Sünniler”, sadece “daha dindar” bir yönetim değil, “daha onurlu ve refah içinde” bir yaşam bekliyor. Eğer yeni yönetim, ekonomik beceriksizliğini “daha fazla sakal ve daha sert fetvalar” ile ikame etmeye çalışırsa, istinat ettikleri Sünni taban çok hızlı bir şekilde yabancılaşacaktır. Bu da Suriye içinde yeni, bu sefer ideolojik değil, sınıfsal ve ekonomik tabanlı isyanların fitilini ateşleyebilir. Suriye yönetimi şu an bir nevi “yaşam destek ünitesine” bağlı ve bu ünitenin fişi büyük oranda Ankara’nın elinde.
Türkiye’de bir iktidar değişimi veya dış politikada köklü bir rota sapması, Şara yönetimini bir anda jeopolitik bir boşluğa düşürebilir. Lojistik, askeri ve ekonomik koruma kalktığında, rejimin hayatta kalma şansı dramatik şekilde düşer. Alevileri, Dürzileri veya İsmailileri “iç düşman” ilan ederek toplumu konsolide etmek, aslında ülkeyi yönetememenin itirafıdır. Ancak bu nefret dili, bir noktadan sonra yönetimi de esir alır; daha radikal gruplar “Neden hala bu ‘kafirleri’ temizlemediniz?” diyerek Şara’yı kendi silahıyla vurabilir. Suriye içindeki bu atmosferin komşu ülkelere (özellikle Türkiye, Ürdün ve Lübnan) sıçraması kaçınılmaz bir risk. Sınır güvenliği sadece fiziksel değil, ideolojik bir sızmaya karşı da kırılgan hale gelebilir.
