Siyonist Çete İle Kahreden İkili İlişkiler

GİRİŞ: 01.06.2022 22:11      GÜNCELLEME: 01.06.2022 22:11
Rasthaber -  Kısa süre önce işgalci İsrail'in eli kanlı Cumhurbaşkanı Yitzhak Herzog Türkiye'yi ziyarete gelmişti. (Eli kanlı zira her Allah'ın günü kan dökmeye, katliam yapmaya devam ediyorlar.)

Maatteessüf ki, bu katil çetenin elebaşısı Türkiye'ye geldiğinde son derece görkemli bir protokol ile karşılanmıştı. Atlı seremoniler yapılmış, önüne turkuaz mavi halılar serilmişti. Ayrıca atlı seremonide Türk bayrağının yanı sıra Siyonistleri sembolize eden paçavra da taşınmıştı. Bu zillet yetmezmiş gibi caddelerdeki reklam direklerine de o paçavra asılmıştı. (AGD'li gençlerimiz o paçavraları yırtıp atmış ve yerine Filistin bayraklarını asmışlardı.)

Medya günlerce bu ziyareti gündeme getirdi. Kimileri yalakalığın en pespayesi ile güzellemelerde bulundu, kimileri bu zillete "maslahat" adını verdi. Bizim cenahtaki yazarlarımız ise kahır içinde bu aşağılayıcı ziyaret hakkında tekzib edici yorumlar yazdı ve üzüntülerini dile getirdi...

Şimdi de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Siyonist çeteyi ve işgal altındaki Filistin topraklarını ziyarete gitti. Görüşmeler yapıldı ve karşılıklı jestlerle yeni yeni anlaşmalara imzalar atıldı. Elbette bizim açımızdan bu kabul edilebilir bir durum değildir. Ancak bazı aklı evveller var ki, adeta muhatap olunan, ziyaret edilen normal bir devletmiş gibi, 31 Mayıs 2010 yılında vuku bulan Mavi Marmara baskınını ve yapılan katliamı izole edercesine, üstüne sünger çekercesine, "ülkeler arası daimi husumet olmaz" diyerek yaramıza tuz basmaktadırlar. Sayın okuyucumuz, bu hadiseyi ulus devlet refleksi ile dile getirmiyoruz. Fakat olaya bu zaviyeden bakanlar için bile bu hadise başlı başına unutulmaması gereken, üzerine sünger çekilmemesi gereken hatta "savaş sebebi" olması gereken bir durumdur. Mavi Marmara baskını ve katliamı ile sadece bir ulusun onur ve haysiyetine saldırılmamıştır, insanlığın onur ve haysiyetine tecavüz edilmiştir. Elbette, ulus devlet açısından da bu durum savaş sebebidir. Asla ve kat'a bu yutulur bir lokma değildir.

Türkiye Müslümanları olarak Mavi Marmara baskını ve yapılan katliam başlı başına bizim acımızdır. 10 vatandaşımızı uluslararası kara sularında şehid ettiler. Elbette ki, bizim acımız Mavi Marmara ile sınırlı değildir.  70 küsur senedir Filistin toprakları üzerinde zamana yayılmış bir soykırım yaşanmaktadır. Her Allah'ın günü işgal, talan ve katliam devam etmektedir. Özellikle mazlum köylünün tek gelir kaynağı olan zeytin tarlalarına buldozerlerle girip yüz - yüz elli yıllık ağaçları kırıyor/parçalıyorlar ve talan ettikleri bu tarlalara yeni yerleşim birimleri açıp kentler kuruyorlar. Bu duruma itiraz eden/karşı çıkan köylülere acımasızca kurşun sıkıp katliam yapıyorlar.

Buna mukabil birçok Arap ülkesi gibi bizim hükümetimiz de "ticarî maslahat" deyip katillerle el sıkışıp ikili diplomatik ilişkiler sürdürüyorlar. Hiç kimse kusura bakmasın ama bu tutum "Namus-u Ekber"imiz olan Filistin topraklarına, mazlum Filistin halkına ve bütün İslâm ümmetine ihanetten başka bir şey değildir. Bakınız, dünyada Birleşmiş Milletler nezdinde kayıtlı 208 ülke var bunların 207 tanesi ile mütekabiliyet esasına dayalı diplomatik ve ticarî ilişkiler geliştirilebilir. Bunda hiçbir behis ve mahsur yok. Siyonist çete ile ise asla. Zira bütün dünya ve Birleşmiş Milletler baştan sona işgalci olan bu katil ve eşkiya sürüsünü devlet olarak tanısa da biz Müslümanlar bu vevzuhur varlığı, bu kanser urunu asla devlet olarak tanıyamayız. Birleşmiş Milletler tarafından meşru görülen bu türedi yapı, (Merhum İmâm Humeynî'nin ifadesiyle) İslâm ümmetinin bağrına saplanmış bir hançerdir ve oradan sökülüp atılmalıdır.

Bu yüzden biz diyoruz ki, Filistin işgalcisi Siyonist çete ile diplomatik ve ticarî ilişki içerine girmek imânî bir mesele olarak küllîyen haramdır. Bunun kaçarı ve mazereti asla olamaz.

Biz mevcut hükümetin Siyonist çete ile diplomatik ve ticarî ilişkilerinden son derece rahatsız oluyor ve bunu aleni olarak dillendiriyoruz.

Mazeret olmaması koşuluyla olaya biraz da siyak ve sibakıyla bakmak durumundayız. Bilindiği üzere, Birleşmiş Milletler işgalci İsrail'i devlet ilân ettiği gün, bu Siyonist çeteyi tanıyan ilk Müslüman ülke Türkiye olmuştu. Filistin davasına ilk ihanet o gün başlamıştı.

Bakınız, her devletin resmî ideolojisi ve yönetim anlayışı olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti rejimi dinî hassasiyetlere mütenesip ve aidiyet değerlerimizi referans alarak kurulmuş bir rejim olmadığı için Filistin sorununa ulus devlet refleksi ile bakılmaktadır. "Ulus devlet olarak çıkar ve menfaatimiz neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz" diyebiliyorlar. "Orada zulüm varmış, işgal ve katliam varmış bunlar bizi ilgilendirmez, bu vahşet, bu insanlık dışı muameleler bizim Siyonist çete ile diplomatik ve ticarî ilişkilerimize halel getirmez, onların bize bizim onlara ihtiyacımız var" diyebilmektirler. "Mavi Marmara ile yola çıkmak için dönemin başbakanından izin mi aldınız, bana mı sordunuz?" kabilinden cevaplar bunlar.

Kısacası, Siyonist çete devlet olarak tanındığı günden beri diplomatik ve ticarî ilişkilerimiz katlanarak devam etti. Sadece Merhum Erbakan'ın Başbakan olduğu dönemde Siyonist çete ne Gazze'ye bir kurşun sıkabildi ne de diplomatik ilişkiler oldu.

Ayrıca şunu da belirtmiş olalım ki, hükümetlerin icraatlarıyla ilgili mevcut TC Anayasa'sında şöyle bir madde var: "İktidara gelecek partinin programı devletin resmi ideolojisi doğrultusunda olmak zorunda."

Merhum Erbakan Hocamız bu kuralın kısmen dışına çıkmaya teşebbüs etti diye, Siyonist çete ile ilişkiler akamete uğrayacak endişesiyle 28 Şubat Post-modern Darbesi'ni yaptılar.

Şimdiki hükümetin başındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gerek Birleşmiş Milletler'deki konuşmalarında gerek Davos Zirvesi'nde veya belirli platformlardaki beyanatlarına baktığımızda, son derece açık ve net bir şekilde Filistin'in mazlum halkını savunucu nitelikte ifadeler dile getirmektedir. Adeta bizim duygularımıza tercüman olmaktadır. Bir konuşmasında, "Biz susarsak, biz susturulursak bilin ki kaybeden sadece Gazze olmaz, biz bağımsızlığımızı da kaybetmiş oluruz" diyor. Bir başka demecinde ise, "Filistin'de, Gazze'de bizim kardeşlerimiz öldürülürken, onlara bomba yağdırılırken biz normalleşme sürecine olumlu bakamayız" sözlerini dile getiriyor. Başka bir söylevinde, "Bunların 1948 yılından beri yaptıkları her şey yasa dışıdır. Birleşmiş Milletler'in aldığı kararlara da aykırıdır. Ama tabi Amerika'yı da arkalarına almak suretiyle bugüne kadar hep bu adımları atmışlardır" demişti. Davos Zirvesi'nde ise "one minute" (van minut) sözü ile moderatörü azarladıktan sonra Siyonist çete liderine dönerek, "Sayın Perez yaşça benden büyüksün, sesin fazla çıkıyor, biliyorum ki sesinin fazla çıkması suçluluk psikolojisinin bir sonucudur. Siz kumsaldaki çocukları öldürmesini çok iyi biliyorsunuz" diyor. Bir başka beyanatında ise aleni bir şekilde, "İsrail soykırım işleyen bir terör devletidir" demişti. Erdoğan, Birleşmiş Milletler binasındaki konuşmasında dört aşamalı Filistin haritasını gösterip, "Filistin nerede, artık adeta Filistin yok, İsrail şimdi de Filistin topraklarının tamamını ele geçirmenin derdinde." diyerek Siyonistlerin şeytanî amaçlarını dile getirmişti. Elbette bütün bu sözlerle Erdoğan Müslüman kesim olarak bizim duygularımıza tercüman oluyordu.

Ancak öte yandan, hükümetin icraatlarına ve Siyonist çete ile ilişkilerine, bu ilişkilerin aşamalı olarak geldiği boyutlara baktığımızda ikircikli bir durumla karşı karşıya kalındığını net bir şekilde görebilmekteyiz. Elbette hükümete egemen olan ve hükümeti yönlendiren "ABD güdümlü ideolojik yapı" mazeret olamaz, olmamalı. Hükümet gerek Filistin konusunda ve gerekse diğer icraatlarında aşamalı da olsa halkımızın aidiyet değerlerine mütenasip bir yapı oluşturmak ve izzetli duruşlar sergilemek için çabalamalıdır. Hatta mevcut konjonktürel şartlar altında bile en azında Venezuela örneğinde olduğu gibi bir tutum sergilenerek büyük elçilikler kapatılıp diplomatik ilişkiler kesilebilir. Bu olmayınca doğal olarak halkımız hükümete gücenmekte ve gönül koymaktadır. "Konjonktürel şartlar bunu gerektiriyor" diyenlerimiz var elbette, ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yaklaşım mazeret değildir. Siyasî yetkililer en azından ABD'nin işgali ve Siyonist çetenin tahakkümü altında olduğumuzu söyleyiversinler. Gerçi bunu söyleseler, "malûmun ilâmı" olur, hepsi o kadar. Evet, sayın okuyucumuz biz ülke olarak 23 Ekim 1931 tarihinden itibaren tedrici olarak emperyalist Amerika'nın işgaline uğramış bulunmaktayız. İlk ikili ilişkiler ve borç almalar Şükrü Saracoğlu'nun maliye bakanı olduğu bu dönemde olmuştu. ABD hükümetinden ve New York'taki bir takım Yahudi para spekülatörlerinden borç almaya başlamıştık. Akabinde Marshall yardımını devreye soktular. Malum, "Borç alan, yardım alan, buyruk alır." Nitekim öyle oldu. Sonrasında Fulbright Anlaşması, akabinde NATO ve ABD üslerinin yerleşim ve tahkim süreci ile işgal tamamlanmış oldu.

Bu işgalden yine tedrici olarak kurtulmanın ilk adımını Merhum Necmettin Erbakan Hocamız 25 Temmuz 1975 yılında atmıştı. Bildiğiniz üzere Kıbrıs Barış Harekâtı'mızdan dolayı büyük şeytan ABD bize ambargo uygulayınca buna misilleme olarak Erbakan Hocamız başta İncirlik ve Karamürsel olmak üzere Türkiye'nin muhtelif şehirlerine konuşlanmış olan 21 adet ABD üssünü kapatmıştı. 6 Eylül 1980 yılında ise Erbakan Hocamız Konya ilimizde "Büyük Kudüs Mitingi"ni düzenleyince içimizdeki ABD ve Siyonist çetenin piyonu olan Kenan Evren hemen apar topar (6 gün içerisinde) 12 Eylül Darbesi'ni yapıp, iki hafta sonrasında ABD üslerini büyük bir iştiyakla açıvermişti.

Sayın okuyucumuz, "Müslümanlar olarak işimiz zor" der gibisiniz. Hayır efendim, zor değil. Yeter ki bizim bugünkü siyasilerimiz Merhum Erbakan Hocamız'ın dirayet ve azmi içerisinde olsunlar, bakın neler olur. Biz, "İmâm Humeynî gibi devrimci bir liderimiz olsun" demiyoruz. Zira Türkiye'de Humeynî (r.a) gibi bir lider ve Humeynî'ye ölümüne sadakatle bağlı bir halk yok. Türkiye'nin mezhebi anlamdaki demografik yapısı buna müsait değil. Ancak en azından bu topraklar izzet ve onur sahibi bir Erbakan çıkarmıştır. Erbakan'ın projeleri hayattadır. Yeter ki biz bu projelere sahip çıkalım, gerisi gelecektir bi iznillah..

Bizim ABD'nin tahakküm ve  tasallutuna karşı mazeretimiz olmamalı. ABD emperyalizmine karşı İran İslâm Cumhuriyeti ve İran halkı kadar olamasak da Güney Amerika ülkeleri kadar direnç ve mukavemet göstermeliyiz. Siyasilerimiz ne yapıp edip ABD'nin tasallut ve işgalinden kurtulmanın yollarını aramalıdır. Filistin'in özgürlüğüne kavuşması ABD'nin tasallutundan kurtulmayı zorunlu kılmaktadır.


Hazım Koral

YORUMLAR

REKLAM