Trump İran’a Karşı Nükleer Silah Kullanmaya Cesaret Edebilir mi?

İran, Amerika’nın nükleer gücünü dizginlemek için illa ki atom bombasına ihtiyaç duymuyor. Tahran, Washington’ın güç sembolü olan ama aynı zamanda Aşil tendonuna dönüşebilecek zayıf bir noktasına parmak bastı.

Çinli bağımsız uluslararası ilişkiler ve askeri teknoloji analisti Lao Wu (老武), yayınladığı yeni analizinde İran’ın, ABD’nin olası nükleer silah kullanımına vereceği yanıta ilişkin uyarısını değerlendirdi.

11 Ağustos’ta (20 Mordad), İran Devrim Muhafızları Genel Komutanı Mükellef Danışmanı Muhammed Rıza Nakdi, Tahran’da PBS kanalına verdiği özel röportajda, İran ile ABD arasında patlak verebilecek olası bir savaşın en tehlikeli kırmızı çizgilerinden birini açıkça masaya yatırdı.

Nakdi, ABD’nin İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda, bu ülkenin dünya genelindeki askeri üslerinin misilleme saldırılarının hedefi haline gelebileceğini ve hatta işgal riskiyle karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Nakdi ayrıca, nükleer silah kullanımı eşiğinin gerçekten aşılması halinde, uluslararası toplumun vereceği tepkinin de Orta Doğu ile sınırlı kalmayacağı değerlendirmesinde bulundu.

Şüphesiz bu sözler, ABD’nin İran’a karşı nükleer silah kullanmaya karar verdiği anlamına gelmiyor. Şu ana kadar Washington’ın açıkça başvurduğu araçlar geleneksel askeri saldırılar, deniz ablukası ve ekonomik yaptırımlardan ibaret oldu. Ancak Nakdi’nin tam da böyle bir kesitte nükleer silahlar ile ABD’nin dünya çapındaki askeri üslerini yan yana koyması, yeterince tehlikeli bir mesaj barındırıyor.

Bana göre İran’ın şu an gerçekten yaptığı şey, Trump’ı “ne çok hızlı kazanabileceği ne de çok çabuk kaybedebileceği” bir savaşa çekmektir.

Trump’ın seçmenlerini yatıştırabileceği bir zafere ihtiyacı var; fakat ucu açık, yıpratıcı bir savaşın bedelini ödeme gücü yok. Halen güçlü ve tavizsiz bir profil çizmek zorunda, ancak aynı zamanda Amerikan kuvvetlerinin kayıpları, füze savunma mühimmatı stoklarının erimesi, petrol fiyatlarındaki artış ve ara seçimlerin baskısıyla boğuşmak durumunda.

İran’ı ilk geri adımı atan taraf olmaya zorlamak istiyor; fakat Tahran tam da ABD’nin zaman baskısını hedef alıyor ve savaşın maliyetini hem uzatmaya hem de genişletmeye çalışıyor.

Bu nedenle, savaşta inisiyatifi ele alma yarışının gerçek ekseni yavaş yavaş “Hangi tarafın askeri gücü daha fazla?” sorusundan uzaklaşıp, “Kim zamanı daha iyi kontrol edebilir ve rakibini sabrını ilk önce kaybetmeye zorlayabilir?” meselesine dönüşmüş durumdadır.

Nükleer Bomba Tek Taraflıdır; Fakat İran’ın Misilleme Planı Küresel Olabilir

Muhammed Rıza Nakdi’nin bu açıklamalarında incelemeye en değer şey, ilk bakışta sarsıcı görünen tehdidin kendisi değil; İran’ın seçtiği caydırıcılık mantığıdır.

İran, ABD nükleer silah kullanırsa kendisinin de nükleer silahla misilleme yapacağını söylemedi.

Aksine İran, Haziran ayında ABD ile vardığı geçici mutabakatta, nükleer silaha ulaşma ve geliştirme peşinde olmayacağını bir kez daha vurguladı ve zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim düzenlemelerini kabul etti.

Başka bir deyişle Tahran şu anda farklı bir caydırıcılık inşa etmeye çalışıyor:

Sen nükleer güçte benden üstünsün; fakat senin yurt dışındaki çıkarların da benimkilerle kıyaslanmayacak kadar geniş.

Amerika neden güçlü? Çünkü küresel bir askeri ağa sahip. Basra Körfezi’nden Avrupa’ya, Hint Okyanusu’ndan Batı Pasifik’e kadar Amerikan ordusu; üslerine, havalimanlarına, limanlarına, önceden konuşlandırılmış depolarına ve müttefiklerinin altyapısına dayanarak kuvvet ve savaş gücünü dünyanın kriz noktalarına hızla aktarabilmektedir.

Fakat sorun tam da burada yatıyor. Bu üsler barış döneminde ABD’nin dünya çapında güç gösterisi yapma yumruğudur; ancak savaş kontrolden çıkar ve durmaksızın genişlerse, aynı altyapılar eşzamanlı olarak korunması gereken devasa bir hedefler listesine dönüşebilir.

İran’ın bir gecede ABD’nin tüm denizaşırı üslerine saldırma gücüne sahip olmaması doğaldır; ancak son aylarda balistik füzeler, İHA’lar ve bölgesel silahlı güçler ağıyla Basra Körfezi ve Orta Doğu’daki Amerikan tesisleri ile mevzileri üzerinde ağır baskı kurabileceğini göstermiştir.

Bu, tam olarak Nakdi’nin yaratmak istediği psikolojik etkidir: ABD savaşın dozunu artırırsa, İran misillemenin kapsamını genişletir. Washington savaşın ateşini İran sınırları içinde tutmak isterse, Tahran bunun bedelini ABD’nin tüm denizaşırı askeri sistemine yaymaya çalışır.

  • Bu, asimetrik oyunun klasik bir modelidir: Senin daha fazla uçak gemin var; ben seninle uçak gemisi yarışına girmeyeceğim. Savaş uçakların daha güçlü; ben de seninle hava üstünlüğü için kapışacak değilim. Ben senin üslerini, savunma füzesi stoklarını, petrol fiyatlarını ve müttefiklerinin güvenliğini hedef alarak savaşın maliyetini adım adım tırmandıracağım.

Benim bakış açıma göre bu yöntem Trump için sadece askeri bir tehditten çok daha rahatsız edicidir; çünkü ABD belki bir füze üssünü imha edebilir, ancak tek bir bombayla dünya geneline yayılmış geniş çıkarlar meselesini çözemez.

  • Caydırıcılık Modeli: Klasik nükleer denklem yerine coğrafi ve lojistik kırılganlıkları hedef alan asimetrik bir strateji öne çıkarılıyor.

  • Hedef Saptırma: Doğrudan askeri güç merkezleri yerine tedarik zincirleri, hava savunma stokları ve küresel enerji akışı baskı altına alınıyor.

Hürmüz Boğazı Kartı; Trump Zamanın Acı Bedelini Tattı

Aslında Hürmüz Boğazı daha şimdiden bu stratejinin mantığını sergilemiş durumdadır. Trump defalarca Hürmüz Boğazı’nda inisiyatifin ABD’nin elinde olduğunu vurguladı. ABD Donanması da gemilerin periyodik rotasyonuyla İran’a yönelik deniz ablukasını uzun süre sürdürebileceğini iddia etti.

Fakat İran da Hürmüz Boğazı’nın halen kendi sevk ve idareleri altında olduğunu ve ABD ilgili şartları kabul etmediği sürece bu suyolundaki seyrüseferin normale dönmeyeceğini açıkça ilan etti.

14 Ağustos civarında, bu boğazdaki ticari deniz taşımacılığı hacmi savaş öncesi seviyenin çok altındaydı ve normal şartlarda dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği bu hayati enerji damarı ciddi kesintilerle karşı karşıya kalmaya devam ediyordu.

Böylece oldukça düşündürücü bir durum ortaya çıkmıştır. ABD İran limanlarını abluka altına alabilir; İran da Hürmüz Boğazı’nı yüksek riskli bir durumda tutabilir. ABD İran’ın ihracatını boğmak istiyor; İran ise tüm küresel enerji piyasasına bunun bedelini ödetiyor.

Bu çekişmenin sonucu ne oldu? ABD içinde benzin fiyatları geçen yıla kıyasla yaklaşık %29 arttı. Trump, Amerikalı tüketicilerden daha yüksek yakıt fiyatlarına katlanmalarını açıkça talep etti ve bunu İran’ın nükleer silaha ulaşmasını engellemek için ödenmesi gereken bir bedel olarak sundu.

Ancak asıl soru, böyle bir söylemin ne zamana kadar sürdürülebileceğidir. Bir ay belki; peki ya iki ay? Kriz ara seçimlere kadar devam ederse ne olacak? Trump’ın asıl baş ağrısı tam olarak burasıdır. İran’ın ABD’yi savaş meydanında gerçekten yenmesine gerek yok; savaşı sonu görünmeyen bir durumda tutması yeterlidir.

Bugün boğaz açılmıyor; müzakere yarına kalıyor. Görüşmeler yarıya geldiğinde yeni şartlar öne sürülüyor. ABD yaptırımları sertleştiriyor, İran ise direnmeye devam ediyor. Bu esnada petrol, nakliye, sigorta, savaş giderleri ve Amerikan kuvvetlerinin konuşlanma maliyetleri, açık kalmış bir musluk gibi kesintisiz akmaya devam ediyor.

Trump zamanın bir an önce zafere dönüşmesini istiyor; İran ise zamanın ABD için sürekli yeni bir maliyete dönüşmesini hedefliyor. İki tarafın stratejileri arasındaki temel uyuşmazlık budur: ABD hızlı bir savaş, baskı kurma, müzakere ve ardından dosyayı kapatma peşindedir.

Fakat İran için en faydalı seçenek, belki de savaşı bitirmenin bedelini her geçen gün daha da ağırlaştırmaktır.

  • Ekonomik Kaldıraç: Enerji koridorunun kilitlenmesi, ABD iç iç piyasasında doğrudan enflasyon ve benzin zammı olarak karşılık buluyor.

  • Stratejik Zıtlık: ABD’nin zamana karşı yarışına karşın İran, zamanı bir yıpratma unsuruna dönüştürüyor.

İran Füzeleri Ateşlendikçe Ucuzluyor; ABD’nin Savunma Maliyeti ise Anbean Pahalılaşıyor

İran’ın savaşı yıpratma sürecine sokmaya cesaret edebilmesinin son derece gerçekçi bir nedeni daha var: Amerikan askeri makinesi ne kadar güçlü olursa olsun, gelişmiş düzeydeki bir savaş onun için baş döndürücü şekilde pahalıya patlıyor; özellikle de hava savunması ve füze önleme alanında.

Reuters haber ajansı, araştırma verilerine dayanarak ABD’nin bu yılın Şubat ayından Temmuz ayına kadar Patriot sistemine ait önleme füzelerinin yaklaşık %65’ini harcadığını, THAAD sisteminin önleme füzesi stoklarının ise savaşın başlangıcına kıyasla en az %38 azaldığını bildirdi. ABD Savunma Bakanlığı da savunma sanayii şirketlerinden bu mühimmatların üretim ve tedarik kapasitesini bir an önce artırmalarını istedi.

Bu rakamlar tam olarak ne anlama geliyor? İran bir dalga İHA, seyir füzesi ve balistik füze fırlattığında, ABD elini kolunu bağlayıp bunların askeri üslerine doğru uçmasını izleyemez. Onları önlemek zorundadır; ancak önlemeye başladığı anda, hem fiyatı çok yüksek olan hem de üretimi zaman alan gelişmiş mühimmatları tüketmek durumundadır.

İran’ın füzelerinin her birinin hedefe ulaşacağını garanti etmesine bile gerek yoktur. Amerikan ordusunu durmaksızın ateş etmeye zorlaması, savaş faturasının sürekli kabarması için yeterlidir.

Temmuz sonu itibarıyla bu savaş 18 Amerikan askerinin ölümüne yol açmıştı. Açık raporlar ayrıca yüzlerce Amerikan kuvvetinin yaralandığını gösteriyordu ve savaşın ABD’ye doğrudan maliyeti o zamana kadar en az 37,5 milyar dolara ulaşmıştı.

Bu yüzden bugünkü durumun “ABD’nin askeri gücü İran’dan çok daha fazla, dolayısıyla tüm inisiyatif ABD’nin elindedir” şeklindeki basit bir önermeyle açıklanamayacağını söylüyorum. Askeri güç kimin daha ağır darbeler vurabileceğini belirler; ancak direnç gücü kimin daha uzun süre savaşabileceğini ve dayanabileceğini tayin eder. Bunlar tamamen farklı şeylerdir.

İran da devasa baskılarla boğuşuyor. Ekonomi, altyapı ve halkın geçimi savaşın bedelini ödüyor; deniz ablukası da Tahran’ı şiddetle sıkıştırıyor.

Fakat İran’ın en büyük siyasi avantajı, savaşı ulusal bir varoluş mücadelesi ve dış saldırıya karşı bir direniş olarak sunabilmesidir. Trump’ın karşı karşıya olduğu ortam ise tamamen farklıdır. ABD toprakları doğrudan saldırıya uğramış değildir.

Sıradan Amerikan vatandaşlarının doğrudan hissettiği şey yakıt fiyatlarındaki artış, yükselen devlet harcamaları ve askeri kayıplardır. İlgili son anketlere göre Amerikalıların sadece %35 civarı bu savaşı destekliyor. Bir başka anket de Trump’ın genel performansından memnuniyet oranının %37 civarında olduğunu gösteriyor. Savaş uzadıkça ekonomik sorunlar, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin üzerindeki en ağır yüklerden birine dönüşecektir.

İran’ın gözetlediği zayıf nokta tam olarak budur. Tahran’ın ABD’nin füze stoklarının tamamen tükenmesini beklemesine gerek yoktur; Amerikan halkının sabrının tükenmesini beklemesi yeterlidir.

  • Mühimmat Asimetrisi: Ucuz taarruz araçlarına karşı milyon dolarlık savunma füzelerinin (Patriot/THAAD) harcanması sürdürülebilir bulunmuyor.

  • İç Siyaset Dinamiği: ABD tarafındaki kamuoyu desteği düşerken, savaşı sürdürmenin siyasi faturası artıyor.

Trump’ın En Büyük Düşmanı İran Değil; Kendisi ve Masasındaki Takvimdir

Şimdi Muhammed Rıza Nakdi’nin ABD’nin dünya genelindeki askeri üslerine ilişkin uyarısına tekrar bakarsak, bu uyarının neden tam da Ağustos ayında dile getirildiğini anlayabiliriz. Kasım ayındaki ara seçimlere üç aydan az bir süre kaldı ve geçen her gün zaman Trump için daha hassas hale geliyor.

Savaşı tırmandırırsa, insani kayıpların ve ekonomik maliyetlerin artmaya devam etmesi muhtemeldir. Savaştan çekilmeye ve savaşı bitirmeye karar verirse, Amerikan kamuoyu önünde birkaç zor soruya yanıt vermek zorunda kalacaktır: Altı aylık savaşın ardından İran neden halen Washington’ın şartlarını kabul etmedi? Hürmüz Boğazı’ndaki gidiş gelişler neden halen tamamen normale dönmedi?

Trump’ı her şeyden çok rahatsız eden kördüğüm tam olarak budur: Zafer çok uzun sürerse seçimler onu beklemez; çok çabuk kaybederse de siyasi imajı buna dayanamaz.

Tam da böyle bir ortamda Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt de Ağustos sonunda görevinden ayrılmaya hazırlanıyor. Açıklanan resmi gerekçe ailesiyle daha fazla vakit geçirmek istemesi; her ne kadar Trump’ın dış danışmanı olarak kalmaya devam edecek olsa da.

Bu olay tek başına savaşın seyrini belirleyemez ancak Cumhuriyetçilerin ara seçimlere hazırlandığı ve Beyaz Saray’ın siyasi söylemini yeniden kurgulamaya çalıştığı hassas bir dönemde gerçekleşiyor.

Bununla birlikte daha önemli faktör halen kamuoyudur. Reuters’ın son analizi Amerikalıların yaklaşık üçte ikisinin bu savaşa karşı olduğunu gösteriyor. Eşzamanlı olarak petrol fiyatlarındaki artış ve tırmanan enflasyon, Cumhuriyetçilerin ekonomi alanındaki geleneksel üstünlüğünü eritiyor.

Aşikardır ki İran da bu takvimi görüyor. Bu nedenle Tahran’ın önümüzdeki aylardaki en etkili taktiği, illa ki nihai ve görkemli bir meydan muharebesi başlatmak olmayacaktır. Aksine, belki de en iyi seçenek savaşı ABD için diğer tüm durumlardan daha rahatsız edici bir vaziyette tutmaya devam etmektir:

Savaş bitmesin. Müzakereler sonuçlanmasın. Boğaz açılmasın. Üslerin halen korunmaya ihtiyacı olsun. Savunma mühimmatı stokları harcanmaya devam etsin. Petrol fiyatı baskısı da sürsün. Ne Trump’ın kolayca zafer ilan etmesine izin verilsin ne de mümkün mertebe ABD’ye topyekün ve ezici bir savaş başlatma bahanesi sunulsun.

Zaman savaşının gerçek anlamı budur. Muhammed Rıza Nakdi’nin nükleer silah konusunu gündeme getirmesi de esasta bu mantık doğrultusunda baskıyı artırma çabasıdır.

ABD gerçekten nükleer eşiği geçerse, mesele artık sadece “birkaç hedefi daha bombalamak” olmayacaktır; aksine Washington’ın bölgesel müttefikleri, denizaşırı üsleri ve tüm küresel güvenlik sistemi eşzamanlı olarak devasa bir tırmanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Nükleer silah şüphesiz ABD için kesin ve yıkıcı bir güç sayılır; ancak bir silahın güçlü olması, onun kullanımının kolay olduğu anlamına gelmez.

Geleneksel bir füze hakkında halen askeri kar ve zarar hesabı yapılabilir; ancak nükleer eşik bir kez aşıldı mı, artık siyasi sonuçları, müttefiklerin tepkisini, uluslararası düzendeki bozulmayı ve misilleme adımları zincirini kolayca dizginlemek ve eski duruma döndürmek mümkün değildir.

Dolayısıyla bana göre İran’ın şu anki gerçek bahsi, “ABD’yi yenip yenemeyeceği” üzerine değildir; Tahran, Trump’ın İran’dan daha çok zamana ihtiyacı olduğu gerçeği üzerine hesap yapmaktadır. ABD halen daha güçlü uçak gemilerine, daha gelişmiş savaş uçaklarına ve çok daha büyük bir askeri bütçeye sahiptir; bu gerçeklerin hiçbiri değişmedi.

Ancak ABD, İran’ı Washington’ın zaman çizelgesine uygun şekilde teslim olmaya zorlayamazsa, tüm bu üstünlükleri korumak her gün daha fazla para ve kaynak gerektirecektir. Savaşın en acımasız gerçeği tam olarak budur: Üstün güç belki savaşın başlama zamanını belirleyebilir, ancak bitiş zamanını her zaman elinde tutamayabilir.

Artık İran; Hürmüz Boğazı’nı, ABD’nin denizaşırı üslerini, füze stoklarının erimesini ve ABD ara seçimlerini tek bir zincirin halkalarına dönüştürmüşken, Trump’ın gerçek rakibi artık sadece Tahran değildir; hepsinden kötüsü, her gün bir yaprak daha Kasım ayına yaklaşan masadaki takvimdir.

  • Siyasi Kördüğüm: Savaşın uzaması seçim riskini, erken çekilme ise siyasi prestij kaybını beraberinde getiriyor.

  • Zaman Faktörü: Askeri teknoloji üstünlüğü, siyasi ve ekonomik zaman baskısını ortadan kaldırmaya yetmiyor.

not: bu analiz haber tahrireh.com sitesinden alınmıştır

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın