Washington ve Tahran Yıpratma Savaşında: Savaşın Bitiş Şartları Üzerine Mücadele

Mısırlı analist, ABD-İran savaşının karmaşık bir aşamaya girdiğine inanıyor; bu aşamada her iki taraf da askeri ve ekonomik baskıların yanı sıra müzakerelere güç konumundan girmeye ve savaşı bitirmek için kendi şartlarını kabul ettirmeye çalışıyor. Söz konusu analiz; Hürmüz Boğazı, ekonomik baskılar, nükleer program ve bölgesel güvenlik düzenlemelerini Washington ile Tahran arasındaki anlaşmazlığın en önemli eksenleri olarak değerlendirdi.

Londra’da basılan “El-Kuds el-Arabi” gazetesinde Mısırlı analist Amr Hamzawi imzasıyla yayımlanan “Washington ve Tahran; Yıpratma Savaşı ve Çözüm Şartları Mücadelesi” başlıklı analizde şu ifadelere yer verildi:

ABD ve İran arasındaki savaş son derece karmaşık bir aşamaya giriyor. Bu durum, taraflardan birinin askeri ve ekonomik baskı araçlarından yoksun olmasından değil; aksine ABD ve İran’ın iki farklı strateji ve hedef temelinde savaşa girmiş olmasından ve her birinin savaşın ne zaman ve hangi şartlarla sona ereceğine dair farklı bir tanıma sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

ABD ve İran’ın son haftalardaki tutumları takip edildiğinde, savaşın yalnızca İran’ın nükleer programına ilişkin askeri bir çatışmadan ibaret olmadığı; Fars Körfezi ve Orta Doğu’daki güç ve güvenlik düzenlemeleri, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğü ve her iki tarafın kendi şartlarını diğerine dikte ettirme gücü hakkında kapsamlı bir gerilime dönüştüğü açıkça görülmektedir.

Amerikan stratejisinin temeli; askeri gücü tahkim etme, ekonomik baskı, yaptırımlar, deniz ablukası ve müzakere kapısını güç konumundan açık tutma ilkelerine dayanmaktadır. Washington’ın İran ile sorunun özüne inmeden, geçici anlaşmalar ve dosya bazlı münferit müzakerelere geri dönmeye hazır olmadığı görülüyor. Bu nedenle ABD, olası bir kriz çözümünde İran’ın nükleer programını ana konu olarak konumlandırmakta ve bölgesel güvenlik ile İran’ın eylemlerine ilişkin diğer meseleleri de bu konuya bağlamaktadır. Aynı zamanda yaptırımları ve ekonomik ablukayı İran ekonomisine baskı kurmak için kullanmakta, biriken ekonomik maliyetlerin İran’ı ABD’ye geniş tavizler vermeye zorlayacağını ummaktadır.

Bu yaklaşım, Trump’ın İran’ın 26 Eylül tarihli ve Hürmüz Boğazı’nın 7 gün içinde yeniden açılmasını öngören teklifini reddetmesinde açıkça görüldü. İran bu teklifi; savaşın sona ermesi, deniz ablukası ile bazı yaptırımların kaldırılması, dondurulan varlıkların serbest bırakılması ve ardından nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması karşılığında ABD’ye sunmuştu. ABD’nin bu teklifi reddetmesinin nedeni, İran’a uygulanan baskıların sonuç vermekte olduğuna inanması ve bu aşamada taviz vermenin Washington’ı savaş sürecinde elde ettiği baskı kozlarından mahrum bırakacağını düşünmesidir.

Ancak bu stratejinin sorunu, askeri ve ekonomik gücün tek başına hemen siyasi bir çözüme yol açmamasıdır. ABD, İran’a büyük zararlar verebilir, İran’ın askeri ve ekonomik altyapısını hedef alabilir ve savaşın devam etme maliyetini artırabilir; fakat ABD, zarar verme aşamasından istikrarlı bir bölgesel düzen kurma aşamasına nasıl geçebileceği şeklindeki zor soruyla karşı karşıya kalacaktır.

Savaş askeri gücün tahrip edilmesine yol açabilir; ancak savaş tek başına bölgedeki güvensizlik nedenlerini ortadan kaldıramaz ve deniz ile hava kuvvetleri, Fars Körfezi bölgesinin geleceği ve İran’ın bölgedeki Arap ülkeleriyle ilişkileri hakkında istikrarlı bir mutabakat sağlayamaz.

Mısırlı analist, ABD stratejisinin karşısında İran stratejisinin, ABD’nin askeri üstünlüğünü siyasi bir zafere dönüştürme çabasını engellemeye dayandığını yazdı. Tahran, geleneksel bir savaşta ABD ile baş edemeyeceğini anlamaktadır. Bu nedenle İran, savaşın maliyetini farklı alanlara yaymaya çalışmakta; füze gücünü, deniz kuvvetlerini ve bölgesel araçlarını kullanmaktadır. Bu durum savaşın ABD, bölgedeki müttefikleri ve küresel ekonomi için maliyetini yükseltmektedir.

Bu doğrultuda İran’ın hesaplamalarında Hürmüz Boğazı’nın önemi öne çıkmaktadır. Hürmüz Boğazı en önemli müzakere kozlarından birine dönüşmüştür. İran, deniz trafiğini etkileme gücünü ABD’ye baskı kurma aracı olarak kullanırken; ABD ise seyrüsefer özgürlüğünün yeniden tesis edilmesini her türlü siyasi çözümün temel şartlarından biri olarak sunmaktadır.

Bu çerçevede Hürmüz Boğazı, son haftalarda askeri ve ekonomik savaşın diplomatik müzakerelerle kesiştiği nokta haline gelmiştir. Tahran, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının ancak savaşa ve ekonomik ablukaya son veren bir anlaşma kapsamında gerçekleşeceğini beyan etmiştir. Washington ise seyrüsefer özgürlüğünün, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir baskı kozu olarak kullanma yeteneğinin azaltılması sonucunda gerçekleşmesini istemektedir. Bu bağlamda İran kendi teklifini; savaşın sona ermesi, ABD ablukasının kaldırılması, dondurulan varlıkların serbest bırakılması ve petrol ihracatının yeniden başlatılması koşullarına bağlamış, bu adımlardan sonra İran’ın nükleer programı üzerine müzakerelerin başlayabileceğini belirtmiştir.

Tahran bu teklifi müzakerelere dönmenin pratik bir yolu olarak görürken; analistler, Hürmüz Boğazı’nın teklifin ön planına konulmasının, İran’ın kapsamlı bir müzakereye girmeden önce önemli ekonomik ve siyasi kozlarını geri alma arzusu taşıdığını belirtmektedir. İran, gerilimi tırmandıran söylemlerine ve ABD’nin diktelerine karşı çıkmasına rağmen müzakere kapısını kapatmamıştır. Katar’ın arabuluculuğunda iki taraf arasında dolaylı görüşmeler gerçekleşmiş ve İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BM Genel Kurulu marjında Witkoff ve Kushner ile görüşmeler yapmıştır. Trump İran’ın teklifini reddettikten sonra bile İran, siyasi çözüme olan bağlılığını yinelemiştir.

Savaştaki temel görüş ayrılıkları bu noktada belirginleşmektedir. İki taraf müzakere hakkında farklı bir üslupla konuşmaktadır. Ancak her iki taraf da müzakereyi savaşın alternatifi olarak değil, savaşı sürdürmenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Washington, yaptırımlar, abluka ve askeri baskıların İran’ı taviz vermeye hazır hale getirmesinin ardından müzakere etmek istemektedir. Tahran ise Washington’ın hesaplarını bozma ve savaş maliyetini artırma gücüne sahip olduğunu kanıtladıktan sonra müzakere masasından yanadır. Tüm bu hususlar dikkate alındığında soru “İki taraf neden müzakere etmiyor?” değil, “Hangi taraf müzakereye üstün konumdan girebilecek?” sorusudur.

Zaman faktörünün ABD ve İran’ın hesaplarında temel bir yer tuttuğu görülmektedir. ABD; yaptırımların, ablukanın ve baskıların devam etmesinin İran üzerindeki yükü artıracağına ve İran’ın çatışmayı sürdürme maliyetinin uzlaşma maliyetinden daha fazla olduğu sonucuna varacağına oynamaktadır. Buna karşılık İran ise savaşın devam etmesinin enerji fiyatlarını artıracağına, küresel ekonomiyi baskı altına alacağına ve bölgedeki ABD güçleri ile tesisleri için riskleri yükselteceğine, bunun da ABD’nin bölgedeki müttefiklerini siyasi çözüme daha yatkın hale getireceğine oynamaktadır.

Ayrıca ABD’nin iç siyasi meseleleri de önem taşımaktadır. Trump açıklamalarında çözüm zamanını Kongre ara seçimleri sonrasına ertelemiştir. Bu durum, askeri ve diplomatik hesaplara siyasi bir hesabı da eklemektedir. Buna karşılık İran, enerji fiyatlarındaki artış ve seyrüsefer güvensizliği üzerinden ABD hükümeti ve müttefikleri üzerinde baskı kurmaya çalışmaktadır. Ancak bu stratejilerin sürdürülmesindeki tehlikeli unsur, her iki tarafın da karşı tarafın dayanma gücünü değerlendirirken hesap hatası yapma ihtimalidir. ABD, yaptırımların ve ablukanın İran’ın tutumunu hızla değiştireceğini varsayarken; İran ise savaş maliyetlerinin artmasının ABD ve müttefiklerini kısa sürede taviz vermeye zorlayacağını varsaymaktadır. Her iki durumda da yanlış değerlendirmeler savaşın uzamasına ve yeni gerilimlere yol açacaktır.

Bu hususlar ışığında savaşın geleceğinin birbiriyle bağlantılı üç kulvarda ilerlediği görülmektedir:

Birinci süreç; savaşın ve yıpratmanın devam etmesi, seyrüsefer ve enerji risklerinin artması ve operasyonların diğer bölgesel sahalara yayılmasıdır. Bu süreç mutlaka taraflardan birinin zaferi anlamına gelmemekte, aksine savaşın aralıklarla gerilim ve geçici ateşkeslerin yaşandığı düşük ve orta yoğunluklu sürekli bir çatışmaya dönüşmesi anlamına gelmektedir.

İkinci süreç; aşamalı müzakerelere dönüştür. Bu süreç bir ateşkes ve Hürmüz Boğazı krizinin çözümüyle başlayacak, ardından nükleer dosya, yaptırımlar ve diğer güvenlik meselelerine taşınacaktır. Taraflar tek seferde çözülmesi imkansız olan meselelerde geçici olarak anlaşmaya varabilirlerse bu süreç daha uygulanabilir hale gelecektir. Ancak İslamabad’daki önceki mutabakat muhtırasının çökmesi, güven tesisini son derece zorlaştırmıştır. Son gelişmeler Washington’ın tüm dosyaları tek seferde ele almak istediğini, Tahran’ın ise tüm dosyalara birkaç aşamada yaklaşmayı tercih ettiğini göstermiştir.

Üçüncü süreç ise; Fars Körfezi ve Orta Doğu güvenliğinin İran, Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri, İsrail rejimi ve Türkiye arasında ortak bir güvenlik meselesi olarak ele alınacağı; seyrüsefer özgürlüğü, güç kullanılmaması ve anlaşmazlıkların çözümü konularında net düzenlemelerin yapılacağı kapsamlı bir çözüme ulaşılmasıdır. Bu süreç uzun vadede daha önemlidir. Çünkü savaştan önce yaşanan durumlar artık tekrarlanmayacaktır.

Amr Hamzawi analizini şu sözlerle tamamladı: Savaş gösterdi ki, Orta Doğu’nun güvenliği her zaman ABD’nin askeri varlığıyla ya da İran’ın su yollarını ve silahlı güçlerini bölgesel baskı aracı olarak kullanma gücüyle sağlanamamaktadır. Aksine kalıcı güvenlik; seyrüsefer özgürlüğünün ve ülkelerin egemenliğine saygının garanti altına alındığı, güç kullanımının sona erdiği, gerilimlerin çözümü için müzakere ve arabuluculuk zeminini hazırlayan kolektif düzenlemeleri gerektirir.

Dolayısıyla savaştan çıkış, ABD’nin İran’ı teslim alma gücünde veya İran’ın ABD baskılarına sürekli direnme gücünde yatmamaktadır; aksine her iki tarafın iradeler sınaması mantığından yeni bölgesel güvenlik ilkelerine dayalı müzakere mantığına geçmesinde yatmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için eş zamanlı olarak hem gerilimlerin tırmanması hem de meselelerin geçici olarak çözülmesi devam edecektir. Gelecek dönemin temel sorunu, her iki tarafın da savaşı nasıl sürdüreceğini bilmesi, ancak savaşı nasıl sonlandıracakları konusunda ortak bir anlayışa varamamış olmalarıdır.

Not: bu analiz tahrireh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın