Siyonist İsrail’in Suriye Üzerindeki Hegemonyası

(Küstah Ve Saldırgan Çete)

Hatırlayalım, Siyonist çete 1967 “Altı Gün Savaşı”nda büyük şeytan ABD’nin desteği ile Sina Yarımadası’nı, Gazze’yi, Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’nın büyük bir kısmını, Ürdün Nehri’ni ve Suriye’nin Golan Tepeleri’ni işgal etmişti. İlerleyen süreçte (işgal edilmiş topraklarına rağmen) bölge Arap ülkeleri zillet içerisinde işgalci İsrail ile diplomatik ilişkiler geliştirerek “edilgen/anlaşma” yoluna gitti. Bu zillet elbisesini giyen ilk ülke Enver Sedat’ın başında olduğu Mısır hükümetiydi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın İsrail başbakanı Menahem Begin ile yaptığı anlaşma, 17 Eylül 1978’de Camp David Sözleşmesi olmaktadır. Bu antlaşma yapıldığında bölge Arap ülkeleri Sedat’ı kanamıştı. Sedat ise, “Bir gün gelecek hepiniz benim yaptığımı yapacaksınız.” demişti. Nitekim ilerleyen süreçte Sedat’ın dediği oldu. Zamanla Suriye hariç bütün Arap ülkeleri işgalci İsrail ile diplomatik ilişkiler geliştirdi.

En son “Yüzyılın Antlaşması” ve “Abraham Sözleşmesi” ile yaşanan teslimiyetçi zillet zirveye taşınmış oldu. Bu anlaşmalar tamamen Siyonist çetenin şeytani politikalarına teslimiyetten başka bir şey değildir. Suriye hiçbir zaman buna yanaşmadı.

Suriye, 22 Arap ülkesi içerisinde onurlu bir tavır sergileyerek İsrail’i tanımayan ve hiçbir koşulda diplomatik ilişkiyi kabul etmeyen tek ülke olarak kaldı. Ayrıca baba Hafız Esad döneminden beri Suriye Filistinli silahlı örgütlere eğitim kampları sunan tek ülkeydi. Suriye rejimi her iki dönemde de İran İslâm Cumhuriyeti mesulleri ile yaptığı anlaşma sonucu söz konusu kamplara silah ve mühimmat İran’dan geliyordu. Öte yandan 1982 Mart ayında Güney Lübnan’ın Siyonist çete tarafından işgal edilmesi üzerine “mukavemet ve direniş” adına kurulan Hizbullah örgütüne Şam üzerinden silah sevkiyatı da İran’dan yapılıyordu. Bu silahların bir kısmı tüneller vasıtasıyla Hamas’ın İzzettin Kassam Tugayları’na ve İslâmî Cihad’ın Kudüs Seriyye’lerine ulaştırılıyordu. Ayrıca Busra kenti kırsalındaki kamplarda İranlı komutanlar Filistinli gençlere gerilla eğitimi veriyordu. Elbette ki işgalci İsrail, İran İslâm Cumhuriyeti mesullerinin konsolide ettiği  “Direniş Cephesi”nin saldırılarına maruz kaldığı için kendi güvenliğini tehlikede görüyor ve rahatsız oluyordu. Siyonist çetenin rahatsız olduğu bir başka husus ise Beşar Esad’ın 6 Ocak 2004 tarihinde Türkiye’yi ziyaret etmesi ve bu tarihten itibaren belirli aralıklarla karşılıklı ziyaretleşmelerin başlaması sonucu diplomatik teamüllerin ötesinde samimi bir atmosferin oluşması (Erdoğan’ın her fırsatta, “kardeşim Esad” hitabı, piknik ve deniz sefaları vs.); ayrıca en önemlisi Türkiye Parlamentosu ile Suriye Parlamentosu’nun ortak bakanlar kurulu oluşturması, pasaportsuz gidiş gelişlerin başlaması Siyonist çeteyi ziyadesiyle rahatsız eden gelişmelerdi. Bu dönemde Türkiye ve Suriye arasındaki diplomatik ilişkiler öylesine müspet bir gelişme arz ediyordu ki, adeta “tek devlet” yapılanmasına doğru gidiliyordu. Bazı gazetecilerimiz bu gelişmeyi, “İslâm Birliği’ne giden ilk adım” olarak değerlendiriyordu. (Bu gazetecilerden biri de Hakan Albayrak’tı.) Evet, Türkiye ile Suriye hükümetleri arasındaki bu gelişme ve İran’ın direniş gruplarını eğitip donatması Siyonist çeteyi ve onun hamisi ABD’yi son derece rahatsız etmişti…

22 Arap ülkesi içerisinde Siyonist çetenin Arz-ı Mevud emelinin önünde bariyer olan tek devlet Esad rejimiydi ve bu rejimin (onlar açısından) mutlaka yıkılması gerekiyordu. Önce, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu (talimat ve direktifleri sunmak üzere) Esad’a gönderdi. Esad’a sunulan talimat metninde, “İsrail’i tanıyacaksın, İran’dan gelen silah sevkiyatını sonlandıracaksın, terör örgütlerine ülkende faaliyet imkânı vermeyeceksin (Filistinlilere tahsis ettiğin eğitim kamplarını kapatacaksın), uluslararası ticarete (emperyal sömürü vantuzlarına) kapılarını açacaksın.” türünden maddeler vardı.

Bu sunum esnasında Esad, Davutoğlu’nu azarlarcasına, “Siz Türkiye’nin dışişleri bakanı mısınız, yoksa ABD’nin büyükelçisi misiniz? diyerek tepkisel bir tavır içerisinde yapılan “zillet” teklifini kabul etmedi ve o geceden itibaren ipler koptu. Sonrası malumunuz. Siyonist güdümlü medya hemen ertesi günü Esad’ı “halkına zulmeden katil” olarak servis etti. Bu şekilde iç savaş için düğmeye basıldı. 100’e yakın ülkeden (bindirilmiş kıtlar olarak) mutasyona uğramış canavar sürüsünü silah ve mühmmatla donatarak Suriye’ye soktular. Canavaca bir savaş başlamıştı. Terörisler kendilerine katılmayan halkı en vahşi yöntemlerle katletmeye başladılar. Maksat dehşet ve korku salarak halkın kendilerine katılımını sağlamak. Halkın ekseriyeti ise, “kardeş savaşında biz yokuz” diyerek ülkelerini terk etmek zorunda kaldı…

Sayın okuyucumuz, bu iç savaş dönemini iyi hatırlayalım! Teröristlerin nasıl bir canavarlık örneği sergilediğini unutmayalım! Yığınla insana diz çöktürüp kafalarına sıktılar. Bir kısmının üzerlerine benzin döküp yaktılar. Kimilerini demir kafeslere tıkıştırıp suda boğdular. Elleri bağlı insanları yere yatırıp koyun boğazlar gibi kafalarını kestiler. 8 yaşındaki çocuğa da aynı vahşeti uyguladılar. Üstelik tekbir getirerek, ayet okuyarak! Sorsanız, Allah yolunda cihad yapıyorlar! (Lânet olsun sizin din anlayışına, lânet olsun size silah veren ellere.) Sonuçta ne oldu? 13 yıl süren bu savaştan sonra canavar İsrail ve kan içici ABD kullandığı piyonlar vasıtasıyla emeline ulaşmış oldu…

Bildiğiniz üzere, işgalci İsrail 1967 “Altı Gün Savaşı”ndan bu yana 8 Aralık 2024 tarihine kadar Golan Tepeleri’nden aşağı doğru bir metre dahi ilerleyememişti. Ta ki, Suriye’deki rejim değişikliğine kadar. Siyonist çete 13 yıl süren iç savaş süresince işgalini genişletmek için hep pusuda bekledi. Bu bekleyiş esnasında terör örgütlerine silah ve mühimmat vermeyi ihmal etmedi. Ayrıca Golan Tepeleri’ne kurduğu mobil hastanelerde yaralı teröristleri tedavi etti. (Netanyahu bu mobil hastanelerde tedavi gören teröristleri ziyaret edip geçmiş olsun dileklerinde bulunarak övünç içerisinde gazetecilere poz verdi.)

Nihayet “Pikaplı Devrim” gerçekleşip 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejimi yıkılınca İsrail güçleri harekete geçip Cebel-i Şeyh (Hermon Dağı) yamaçlarından aşağıya doğru (hiçbir mukavemetle karşılaşmadan) ilerleyerek Suriye topraklarını işgale koyuldu. Suriye için hayati önem sahip olan bölgedeki Mantara Barajı ve diğer su kaynakları bu şekilde Siyonist çetenin eline geçmiş oldu. İşgal ettikleri Hermon Dağı’nda hemen alelacele (bölgeye giden Netanyahu’nun gövde gösterisi ve meydan okumaları eşliğinde) ellerindeki haritalarla fizibilite çalışmaları yaptılar ve burada kalıcı olarak askerî tesisler kurdular. İşgal o kadar genişledi ki, Şam’a 15-20 km yaklaşmış oldular. Siyonist çete bununla da yetinmeyip başta başkent Şam olmak üzere bütün şehirlerdeki kamu binalarını vurarak devletin işleyiş mekanizmasını tamamen çökertmiş oldular. Vurdukları binalar arasında tapu-kadastro ve nüfus müdürlükleri de vardı. Bu saldırıda en stratejik 600 dolayında nokta vurulmuş oldu. Netanyahu canavarı her ne kadar, “Biz Şara ile anlaştık” dese de işi şansa bırakmayıp bu saldırıları gerçekleştirmiş oldular. 13 yıl boyunca iç savaş süren bu ülkede milyonlarca insan, “kardeş kanı akıtmamak uğruna” doğup büyüdükleri topraklarını terk ederek yabancı ellerde perişan oldu, 1 milyon dolayında insan ise bu lânet savaşta hayatını kaybetti. Başına 10 milyon dolar koydukları teröristi getirip Suriye’nin cumhurbaşkanı yaptılar. Sömürgeci “yabancı sermayeye” kapalı olan kapılar ardında kadar açıldı. Limanlar Fransızlara satıldı. Hava üsleri ve en stratejik askerî tesisler ABD’ye teslim edildi. Bugünlerde tarım arazilerine göz koyan İngiltere ile pazarlıklar yapılıyor. İngiltere, tekstil ve konserve fabrikaları kurmak vaadi ile verimli tarım arazilerine çökmek istiyor…

Öte yandan bu devrimde lojistik ve mühimmat desteği bakımından katkısı olan Türkiye’ye minnet borcu karşılığı olarak geçen yıl Homs kenti kırsalında bulunan T4 (Tiyas) Askerî Hava Üssü verilmek istendi. Söz konusu hava üssünde Türkiye’den fizibilite çalışması için gelen askerî mühendislerimizin bulunduğu esnada Siyonist çete “ültimatom mahiyetinde” saldırıda bulundu ve 5 personelimiz şehid edildi. (2 Nisan 2025)

Şimdi ise, yani 18 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye’ye tahsis edilmiş ve üzerine anlaşma yapılmış İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne İsrail yeni bir saldırıda bulunarak uçuş pistleri dahil olmak üzere 8 noktayı vurdu. Bu üss Türkiye’ye 70 km mesafede. Yani burnumuzun dibinde ve biz böylesi küstahça saldırılara maruz kalıyoruz. Üstelik kendilerini haklı görerek uyarı ve ikaz mahiyetinde Türkiye’ye ültimatom veriyorlar. Peki sormuş olalım, Kürecik Radar Üssü bu saldırıyı silahlı kuvvetlerimize neden bildirmedi? Bu üss sadece Siyonist çeteye hizmet için mi orada bulunmaktadır? Maatteessüf ki öyle.. İran’ın fırlattığı füzeleri tespit edip NATO Merkez Karargahı’nın bulunduğu Belçika’nın başkenti Brüksel’e anında bildiriliyor ve burası saniyeler içerisinde İsrail’e füzelerin koordinatlarını veriyor. Zaten kuruluş amacı ve hizmet gayesi bu..

Bakınız, Siyonist çetenin saldırısından sonra Gazze kasabı Netanyahu başbakanlık ofisi aracılığı ile sosyal medya üzerinden nasıl küstahça racon kesiyor?: “Suriye, Türkiye askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssünde konuşlanmasına izin verdi. İsrail de güvenliğine yönelik tehditlere tahammül etmeyecektir. Bizim Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile anlaşmamız var. Şara Suriye topraklarına yabancı askerî unsur yerleştirme teşebbüsünden dolayı anlaşmamızı ihlal etmektedir.”

Netanyahu katilinin böylesine küstah tehditleri karşısında Türkiye Cumhuriyeti İletişim Bakanlığı’nın cevabı şu şekilde: “Dile getirilen ithamlar, Netanyahu’nun İsrail’deki seçimler öncesinde bölgedeki yayılmacı ve istikrarsızlaştırıcı politikalarını sürdürme niyetinden kaynaklanmaktadır.” SubhanAllah bu nasıl bir cevap?!

Öte yandan ismini vermek istemediğimiz bir siyasi parti lideri, “İsrail saldırgan politikalarından vazgeçmeli!” diyerek saldırganı daha da ücretlendirmiş oluyor. Bugüne kadar, yani 77 yıldan beri İsrail denilen organize terör örgütü saldırgan ve yayılmacı politikalarından “kınamalarla” hiç vazgeçtiği olmuş mu?

Sayın okuyucumuz, bu küstah saldırı karşısında son derece palyatif ve “özrü kabahatinden büyük” bir yaklaşımla verilen cevaplar hususunda nasıl bir yorum yapalım?  Geçen yıl, 2 Nisan 2025 tarihinde 5 askerî personelimiz şehid edildiğinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 51’nci maddesi gereği misilleme hakkımız vardı, bunu kullanmadık. O zaman, “Kol kırılır yen içinde kalır” yapıldı. Tıpkı Mavi Marmara şehidlerine yapıldığı gibi. Şimdi de böylesine palyatif yorumlarla olay sümen altı edilmektedir. Elbette ki, bu teslimiyetçi tavırlar karşısında kamuoyumuzun vicdanı sızlamaktadır. Böyle olmamalı…

Konumuzla ilintili olan bir son dakika haberini paylaşarak yazımızı noktalamış olalım: Yukarıda söz konusu ettiğimiz, Hillary Clinton’un Davutoğlu aracılığı ile Esad’a sunduğu maddelerden biri, “Ülkende terör örgütlerine sunduğun faaliyetleri sonlandıracaksın” talimatı Esad tarafında kabul görmemiş ve reddedilmişti. Çünkü terör örgütlerinden kasıt İranlı subayların eğitim verdiği Hamas ve İslâmî Cihad’ın askerî kanatları olan izzettin Kassam Tugayları ve Kudüs Seriyye’lerine tahsis edilmiş eğitim kamplarıydı. Şara, İdlip’de kuluçkada bulunduğu esnada ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford ile gizli görüşmeler ve pazarlıklar gerçekleştirip Filistinli silahlı örgütlerin eğitim kaplarını kapatacağının sözünü vermişti…

Şara’nın ABD’li generallerle resmî olarak “stratejik ortaklık” kurması ise İdlib dönemindeki gizli temasların ardından, Şam’da yönetimi devralmasından sonra gerçekleşmiştir. Şam’daki yeni dönemde ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper ve Uluslararası Terör Örgütleri (Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah) Karşıtı Koalisyon Komutanı Tuğgeneral Kevin Lambert gibi üst düzey askeri yetkililerle resmî pazarlıklar yürütmüş ve iş birliği anlaşmaları imzalamıştır. Bu iş birliği anlaşma maddeleri Esad’a sunulanların aynısıydı. Şara bu taleplerin hepsini kabul edip imzayı bastı ve iş başına geçer geçmez verdiği taahhütleri hemen yerine getirdi. Filistinlilere ait eğitim kamplarını kapattı, ele geçirdiği silahları ABD’li askerî yetkililere teslim etti. Bu silahların bir kısmı Hizbullah’a sevk edilmek üzere bir depoda gizli olarak tutuluyordu. Bunların da hepsi ABD’li askerî yetkililere verildi.

Öte yandan, yukarıda söz konusu ettiğimiz anlaşma maddelerine ekleme yapılarak Trump Mecidiyeköy örneğinde olduğu gibi Şam’a Trump Towers ve finans merkezi (borsa binası) kurma sözü verdi. Bu gelişmelerden ve özellikle Filistinlilere ait kampların kapatılmasından dolayı ABD ve Siyonist çete çok memnun olacak ki, Trump son dakika gelişmesi olarak Suriye’yi, “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarmış oldu. Buna istinaden Şara mikrofonların karşısına geçip Trump’a teşekkür etti. Böylece 22 Arap ülkesi içerisinde Filistin davasına sahip çıkan tek istisna Suriye diğer Arap ülkelerinin zillet ve teslimiyet içerikli aşağılık konumuna eklemlenmiş oldu. Bize de “ah Filistin, vah Filistin” demek düştü. Ahir kelâm olarak, Suriye’nin bu hâle gelmesine katkı sağlayan Müslüman ülkelerin başındaki siyasîleri “cehennem bekliyor” desek yeridir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın