Merhum Mevdûdî, Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesinin anlamını ele aldığı incelemesinde şöyle der:
“Bu bakımdan ‘din’ kelimesinin Kur’ân-ı Kerim’de eksiksiz bir düzeni ifade ettiği görülür.”
Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Bugün dünyaya hâkim olan düzen nedir ve biz hangi düzenin, yani hangi dinin mensuplarıyız?
Dünyada hâkim olan küresel bir düzen var. Bir de bu düzene itiraz eden ve onun yerine başka bir düzen, başka bir “din” ikame etmek isteyenler…
Merhum Necmettin Erbakan, uğruna hayatını adadığı alternatif düzeni “Adil Düzen” olarak tanımlıyordu. Çünkü ona göre dünyaya hâkim olan düzen adil değil, zalim bir düzendi.
Bugün bu küresel düzeni kısaca “Küresel Siyonizm” kavramıyla ifade edebiliriz.
Bu düzenin mensupları, kendi aralarında dayanışma içinde hareket ediyor ve bir tür “din kardeşliği” sergiliyorlar. Bu dinin akidesi ise “her şey İsrail için” ilkesi üzerine bina edilmiştir. Alınan kararların ve gerçekleştirilen icraatların önemli bir kısmı İsrail’in güvenliği perspektifinden şekilleniyor. NATO ve benzeri ittifakların da bu düzenin korunmasında önemli bir işlev gördüğü tartışmasızdır.
Kim düşman, kim dost?
“Küresel Siyonizm” olarak adlandırdığımız bu düzene göre dünyanın en tehlikeli unsurları, İsrail açısından tehdit oluşturanlardır.
Öyleyse İsrail’in düşmanları kuşatılmalı; ambargolara ve boykotlara maruz bırakılmalı, seyahat özgürlükleri kısıtlanmalı ve mümkünse Gazze’ye çevrilmelidir.
Peki, İran İslam Cumhuriyeti’ne uygulanan ağır yaptırımlar ve kuşatmalar en çok kimi memnun eder?
Hiç kuşkusuz Netanyahu’yu.
Çünkü Netanyahu da kendisine yönelik tehdidin ortadan kaldırılması için uygulanan bu politikaların İsrail’in güvenliğiyle bağlantılı olduğunun farkındadır.
Aynı dinin mensupları neden savaşıyor?
Burada kafa karışıklığına yol açan önemli bir görüntü var: Aynı dine mensup olduğu düşünülen aktörlerin birbirleriyle savaşması…
Oysa bu görüntü yanıltıcı olabilir.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen’deki bütün grupların aynı düzene, yani aynı “dine” tabi olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bir tarafın “amentüsünde” İsrail’in varlığını ve güvenliğini teminat altına almak varken, diğer tarafın temel anlayışında İsrail’i ortadan kaldırmak, hatta haritadan silmek vardır.
Bu iki anlayışın aynı düzene tabi olması mümkün değildir. Dolayısıyla aralarındaki mücadele de bu farklılığın doğal bir sonucu olarak görülebilir.
1979: Mürted ilan edilen düzen
Coğrafyamız, uzun yıllar boyunca küresel sistemin hâkimiyeti altında adeta tek bir düzenin parçasıydı.
Ta ki 1979’a kadar…
1979’da İran İslam Cumhuriyeti bu düzenden ayrıldı ve yeni bir düzen iddiasıyla ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle, Küresel Siyonizm dini açısından “mürted” oldu.
Mürtedin cezası ise malum…
Küresel Siyonizm düzeninin önderleri, kendi düzenlerini terk eden ve yeni bir düzen inşa etmeye çalışan İran’ın başka ülkeleri de bu düzenden çıkarabileceği endişesiyle İran’ı kuşattılar.
Yaklaşık yarım asırdır İran’ı eski düzenine döndürmek veya bunu mümkün görmedikleri takdirde ortadan kaldırmak amacıyla sürdürülen bir mücadeleden söz ediyoruz.
Tarih tekerrür ediyor. Bugünlerde Mekke müşriklerinin, Resulullah ve arkadaşlarını teslim olmaya zorlamak için uyguladığı boykotla, adeta Ebu Cehil’in sünneti yeniden ihya ediliyor.
Ahzâb Savaşı bize ne anlatıyor?
Kur’ân’ın anlattığı Ahzâb Savaşı da üzerinde düşünülmesi gereken çarpıcı bir örnektir.
Farklı din ve anlayışlara mensup topluluklar, karşılarında adil bir düzen iddiasıyla ortaya çıkan Resulullah ve Müslümanlar olunca tek bir cephede birleşmişlerdi.
Küfür, adeta tek bir millet hâline gelmişti.
Peki, Allah’a ve ahirete inanan Ehl-i Kitap’ın, putperestler karşısında Resulullah’ın yanında olması gerekmez miydi?
Öyle olmadı.
Zalimler, mazlumların karşısında ittifak kurdular.
Bugün yaşananları anlamak için bu tablo üzerinde yeniden düşünmek gerekir.
İlahlaştırılan liderler
Bu düzenin “küçük adamlarının” kendi “ulularını” nasıl tazim ettiklerini de görmek mümkün.
Örneğin Şahbaz Şerif’in, Epsteinci Trump’a yönelik şu sözleri dikkat çekicidir:
“Tarih adınızı altın harflerle yazacak. İnsanlığa hizmet etmek için Tanrı size uzun ömürler versin.”
Merhum Mevdûdî’nin Dört Terim kitabında yaptığı kavramsal açıklamalar açısından bakıldığında, bu tür bir teslimiyet ve aşırı yüceltme “ubudiyet” kavramıyla ilişkilendirilebilir.
Bunun “Sen ilahımızsın, mabudumuzsun; bizler de senin aciz kullarınız.” şeklinde açıkça ifade edilmesi gerekmez.
İtaat de bir ibadet midir?
Küresel Siyonizm olarak adlandırdığımız düzenin talepleri doğrultusunda hava sahalarının kapatılması da bu din açısından bir itaat ve ibadet göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Çünkü bu düzene karşı çıkmak, yalnızca siyasi bir muhalefet değil, aynı zamanda sistemin kendi terminolojisi içinde bir “aforoz” sebebi hâline gelebilmektedir.
İtaatin gönüllü veya kerhen olması, cebren veya hileyle gerçekleşmesi ise bu anlayış açısından uhrevî sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Kur’ân, Sebe Suresi’nde bu ilişkiyi son derece çarpıcı bir şekilde tasvir eder:
“Rablerinin huzurunda dururken zalimlerin birbirlerine nasıl laf attıklarını bir görseydin! O gün mustazaflar müstekbirlere: ‘Siz olmasaydınız biz iman edenlerden olurduk.’ derler. Müstekbirler de mustazaflara: ‘Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi alıkoyduk? Zaten siz kendiniz mücrimlerden idiniz.’ derler.”
(Sebe, 31-32)
Peki, hangi dindensin?
Asıl soru tam da burada karşımıza çıkıyor:
Hangi dindensin?
Sadece hangi mezhebe, hangi cemaate veya hangi dinî kimliğe mensup olduğumuzu sormuyorum.
Mevdûdî’nin “din” kavramına yüklediği anlam üzerinden soruyorum:
Hangi düzenin içindesin?
Hangi düzenin değerlerini benimsiyor, hangi düzenin kurallarına itaat ediyor, hangi düzenin devamı için çaba gösteriyorsun?
Çünkü mesele yalnızca “Ben Müslümanım.” demekle bitmiyor.
Kur’ân’ın ortaya koyduğu ölçüler karşısında insanın kendi konumunu da sorgulaması gerekiyor.
Biz ise açıkça söylüyoruz:
Biz Küresel Siyonizm dininden beriyiz.
Ve onlara:
“Leküm dînüküm ve liye’d-dîn.” diyoruz.
İSLAMİANALİZ
