Suriye Savunma Bakanlığına bağlı “Savunma Sanayileri Holding Şirketi”nin eylül ayının başında mühendis, teknisyen ve çeşitli uzmanları işe almak için kullandığı formda, normal mesleki soruların yanında şu soruların yer aldığı iddia edildi: “Hangi camiye mensupsun/devam ediyorsun? Düzenli olarak hangi âlim ve dinî hocaların sohbetlerine katılıyorsun? Kaç cüz Kur’an ezberledin? Varsa tezkiyeni/ referansını belirt…” Formun gerçekten Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı ilk aşamada kesinleşmiş değildi.
Ancak konu hem Suriye dâhilinde büyük bir infial yaratınca hem de uluslararası bir boyut kazanınca Bakanlıktan “konunun araştırıldığını ve sorumlular hakkında kanuni işlemlerin yapılacağı” açıklaması geldi. Bakanlığa göre formun daha sonra değiştirildiği ve dinî soruların kaldırıldığı iddia edildi. Ancak bunun neden yapıldığı, yeni formun neden kamuoyu ile paylaşılmadığına ilişkin Savunma Bakanlığından bir açıklama gelmedi.
‘KİMİN CEMAATİNDENSİN?’
Burada mesele yalnızca “iş başvurusunda saçma sapan dinî soru sorulmuş” değil. Daha da önemlisi: “Seni hangi dinî şahsiyet referans gösterebilir?” sorusuyla birlikte düşündüğümüzde bu artık basit bir dindarlık ölçümü olmaktan çıkıp sadakat/ağ/aidiyet taraması görüntüsü veriyor. Zira devlet kadrosuna mühendis veya teknisyen alınırken bunun mesleki yeterlilikten bağımsız bir eleme kriterine dönüşmesi, doğal olarak “Kimin cemaatindensin?” sorusuna yaklaşır.
BAAS iktidarında “devlete ve rejime sadakat” esastı. Zaman içinde Esad’a sadakat BAAS rejimine sadakatin önüne geçti. Suriye’de devletin başına zembille indirilen yeni rejimde, dinî kimlik, cemaat, şeyh, silahlı grup ve yerel ağ gibi bir patronaj sistemi kuruldu. Dinî aidiyetin devletin teknik/askerî insan kaynakları sistemine sokulması, Suriye’nin bugünkü koşullarında son derece tehlikeli bir sinyal. Çünkü bir mühendisin, hangi camiye gittiği, hangi şeyhi dinlediği, kaç cüz ezberlediği onun mekanik, elektronik, havacılık, bilgisayar veya kimya mühendisliği yeteneği hakkında hiçbir şey söylemez. Ama hangi sosyal/dinî ağın içinde bulunduğu hakkında çok şey söyleyebilir. Dolayısıyla bu kıstas basit bir “dindarlık sorusu” olmaktan çıkar ve devlet kadrolarında ideolojik sadakat filtresi meselesine dönüşür.
TÜRKİYE İÇİN EN KÖTÜ SENARYO
Ulusal devlet yerine cemaatleşmiş, yani cemaat-ağ devletçiği Suriye ve başta Türkiye için en kötü ve en tehlikeli senaryodur. Zira böyle bir rejimde her topluluk kendi güvenlik ağını oluşturur. Şam Sünni merkez, Halep ayrı ve ihtilaflı Sünni merkez, kuzeydoğu Kürt güvenlik alanı, kuzeybatı Türkmen güvenlik alanı, güney Dürzi alanı, sahil bölgesi (kıyı şeridi) Alevi güvenlik kuşağı, Hristiyan bölgeleri yerel koruma mekanizmaları ve merkezi ordu yalnızca kâğıt üzerinde ulusal ordu olur. Bu gerçekleşirse ki maalesef o yönde ciddi bir mesafe alınmış görünüyor, Suriye, Irak, Lübnan, Libya benzeri parçalı ve farklı devletlerin güdümünde bir patronaj devletine dönüşür.
Ancak bir başka güçlü ihtimal var ki tecrübe ile sabit olmuştur; dini açıdan aşırılıkçı grupların düşüş yolundaki ilk adımı, iktidara gelmeleridir. İkinci adım, giderek daha fazla dünyaya yönelip ilke ve değerleri ikinci plana atmaları; savundukları bütün davalardan vazgeçmeleridir. Muhalif iken, şeytan olarak tanımladıkları devletlerin şirketlerine kapıkulu olmalarıdır. Üçüncü adım, diğerlerine karşı tekfir, şiddet ve nefret söylemlerini yükseltmeleridir. Dördüncü adım ise halk diliyle söylemek gerekirse “kafalarına göre hareket etmeye”, inat etmeye ve yaptıkları hataları kabul etmemeye başlarlar. Ardından ekonominin rolü gelir; ekonomi, aşırılıkçı grubun başını ezen bir kılıç gibi işlev görür ve başarısızlığın sorumluluğunu doğrudan onun üzerine yükler ve düşüş kaçınılmaz olur.
Muhalefetteyken “dava, mücadele, direniş” üzerinden meşruiyet üreten bir örgüt, iktidara geldiğinde artık elektrik, maaş, ekmek, güvenlik, kamu düzeni, diplomasi, yatırım ve devlet kurumları gibi çok daha somut meselelerle sınanır. Temel problem artık “rejime karşı savaşmak” değil; Suriye gibi parçalanmış, yoksul, silahlı grupların bulunduğu ve dış aktörlerin müdahil olduğu bir ülkeyi yönetmektir. Dolayısıyla eski söylemleriyle yeni devlet davranışları arasındaki mesafe büyüdükçe üç ihtimal ortaya çıkabilir: İdeolojik dönüşüm, faydacı devletleşme, eski tabanla gerilim veya ideolojik çizgide ısrar, iç/dış çatışma, ekonomik ve siyasi maliyet veya ikisini birden sürdürmeye çalışma, sürekli çelişki.
LİYAKAT YERİNE SADAKAT
Bu tablonun ise trajikomik tarafı şudur; dindarlık bir güvenlik belgesine, “tezkiye” bir referans mektubuna, sadakat liyakatin yerine; para da ahlâkın yerine geçerse toplumda çok tuhaf bir ahlâk ekonomisi oluşuyor. Vatandaş: “Param bankada güvende mi?”, “Şirketimin hissesi yarın hâlâ var mı?”, “Dolandırılmayacak mıyım?” “Devlet benim hakkımı koruyacak mı?” diye soruyor. İşte asıl çelişki burada; çünkü devletin kurumsal ahlâkı, çalışanların kişisel dindarlığını ölçmekten ziyade kurumların düzgün çalışmasıyla görünür: Adil ihale, şeffaf banka, bağımsız denetim, hesap verebilir yönetici, eşit vatandaşlık, liyakat.
Bir insanın kaç cüz ezberlediğini bilmekten çok, kamu parası eline geçtiğinde ne yaptığı devlet açısından daha anlamlı bir sınavdır. Zira mesele, “kime güveneceğiz?” noktasına gelirse, toplumun ortak zemini daralır. Sonra vatandaş devlete vatandaş olduğu için değil, bir gruba ait olduğu için güvenmeye başlar. İşte o zaman devlet yavaş yavaş kurumlar toplamı olmaktan çıkıp taraftarlar toplamına dönüşür. Devlete girerken yeni nesil mülakat: “Hangi camiye gidiyorsun?”, “Kaç cüz biliyorsun?”, “Hangi şeyhin müridisin?”, “Peki, Excel biliyor musun?”, “O nedir?”, “Tamam, yarın gel işe başla.”
AYDINLIK
