1- Bir ihtimalin önemi, bağlı olduğu konuya göre değişir. Örneğin, evinizin yakınındaki bir dükkânın belirli bir ürünü, evinizden uzakta bulunan başka bir dükkândan yüzde 99 ihtimalle çok daha pahalı sattığını düşünseniz bile, muhtemelen yine de o ürünü yakınınızdaki dükkândan satın alabilirsiniz. Ancak ikinci durumda, elinizin altında bir bardak su olduğunu ve çok susadığınızı düşünün. Fakat bardaktaki suyun ölümcül bir zehirle kirlenmiş olma ihtimali yalnızca yüzde 1 olsun. Şüphesiz, suyun tamamen güvenli olduğundan emin olmadığınız sürece o sudan bir yudum bile içmezsiniz.
Şimdi size, neden ilk örnekte yüzde 99’luk ihtimali dikkate almadığınız, fakat ikinci örnekte yüzde 1’lik ihtimali bu kadar ciddiye aldığınız sorulursa, mantıklı cevabınız şu olacaktır: İlk durumda, pahalı satma ihtimali yüzde 99 olsa da söz konusu mesele çok büyük bir önem taşımıyordu. Ancak ikinci örnekte ihtimal yalnızca yüzde 1 olmasına rağmen, konu doğrudan hayatınız ve yaşamanızla ilgili olduğu için o bardaktaki suyu içmekten kaçındınız.
2- Biz, 12 günlük savaşta, 2025 Haziran ayındaki yarı darbede ve Ramazan savaşında büyük bir zafer elde ettik ve düşmanın burnunu yere sürdük. Bu gerçek, yalnızca yaşanan gelişmelere kısaca bakıldığında açıkça anlaşılmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın bütün uzmanları ve önde gelen yetkilileri de bunu isteyerek ya da istemeyerek kabul ediyorlar.
İran İslam Cumhuriyeti ile karşı karşıya gelirken 72 saat içinde zafer hayalleri kuran büyük küçük tüm düşmanlar, ağır bir yenilgiye uğradıktan sonra ateşkes ve müzakere dilenmeye geldiler. Öyle ki bugünlerde savaşın sona erdirilmesi için bir mutabakat zaptından söz edilmektedir.
Ancak olayın diğer tarafında, birincisi son 47 yıldır İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi değişmez stratejik hedef olarak izleyen, ikincisi de hiçbir anlaşmaya ve taahhüde bağlı kalmadığını defalarca gösteren bir ülke bulunmaktadır.
Eğer bu iki gerçek tartışılmaz ise — ki değildir — ve düşmanın, müzakereleri kullanarak güç unsurlarımızı etkisiz hale getirmeye yönelik kapsamlı girişimlerde bulunma ihtimali çok yüksekse — ki öyledir — o halde güç unsurlarımızı müzakere masasına taşımak ya da muhtemel bir anlaşmanın ön hazırlığı niteliğindeki mutabakat zaptına dâhil etmek ne doğru ne de akıllıcadır.
3- Güç unsurlarımızın en önemlilerinden biri, Devrim Lideri’nin de büyük bir basiretle “ilahi bir hediye” olarak nitelendirdiği Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyetimizdir.
Hürmüz Boğazı, dünya ekonomisinin nefes yolu ve can damarıdır. Günümüzde bu boğazın kapanması, düşmanı yalnızca nefessiz bırakmakla kalmamış, boğulmanın eşiğine getirmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri bizden 12 bin kilometre uzaktadır ve şu anda füzelerimiz oraya ulaşmamaktadır. Ancak Hürmüz Boğazı’nı Amerika’ya kapatmak, Amerikan gemilerine veya Amerika’ya ait ithalat ve ihracat yükü taşıyan gemilere el koymak, petrol fiyatlarının yükselmesi gibi sonuçlar, Amerika’ya, onun füzelerinin İran İslam Cumhuriyeti’ne verdiği zararın benzerini verebilir.
Başka bir ifadeyle, Hürmüz Boğazı bizim için 12 bin kilometreden fazla menzile sahip füzeler işlevi görmektedir.
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin getirileri sadece petrol tankerlerinin geçişi, füze rolü ve benzeri konularla sınırlı değildir. Günümüzde dünya dijital ekonomisinin 10 trilyon dolarlık ana damarı, SWIFT gibi finansal ödeme ağları ve Google, Meta ve Microsoft gibi dev şirketlerin sürekliliği, İran’ın egemenliği altındaki suların derinliklerinde bulunmaktadır.
4- Acaba Amerika, İran ile ABD arasındaki mutabakat metnine kendi hava ve füze gücünü koymaya ve yaklaşan müzakerelerde bunlar üzerinde pazarlık yapmaya razı olur mu?
Şüphesiz bu sorunun cevabı olumsuzdur.
Peki, Hürmüz Boğazı; güvenliğin, gücün ve askerî-ekonomik caydırıcılığın korunmasında Amerika’nın uzun menzilli füzeleri kadar, hatta onlardan daha fazla bir role sahip değil midir?
Eğer cevap olumluysa — ki öyledir — neden Hürmüz Boğazı mutabakat metninin maddelerinden biri ve nihai anlaşmaya ulaşmak için müzakere konusu olsun?
Kısacası, Amerika’nın defalarca açıkladığı gibi, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyetinden vazgeçmesini istemesi, ülkemizin en önemli güç unsurunun ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir.
Bu nokta, üzerinde en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Ancak bunun gerçekleşme ihtimali yüzde 1’den bile az olsa, Hürmüz Boğazı’nın mutabakat metninden ve yaklaşan müzakerelerden çıkarılması gerektiğini hatırlatmaya yeter.
Hürmüz Boğazı’nın konumu ve ülkemizin bu stratejik su yolu üzerindeki egemenliğinin rolü o kadar hayati önemdedir ki, ona yönelik bir zararın ihtimali yüzde 1’den az bile olsa, ülkenin saygıdeğer yetkililerinin hesaplarında bunun yüzde 100, en azından yüzde 99 olarak değerlendirilmesi gerekir.
Ve ülkemizin müzakere heyetindeki saygıdeğer yetkililerin sorumluluk anlayışından en küçük bir şüphe bulunmadığına, onların düşmanın diplomatik hamlelerini ve sinsi oyunlarını yakından izlediklerine göre, beklenti; Hürmüz Boğazı’nı mutabakat metni ve müzakere başlıkları listesinden çıkarmaları ve bu konuda düşmana en küçük bir taviz dahi vermemeleridir.
Hüseyin Şeriatmedari/Keyhan
