Günümüzün uluslararası ortamı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Soğuk Savaş’ın bitimiyle küresel ölçekte genişleyen, tepesinde ABD’nin bulunduğu Avrupa-Atlantik düzeninin çözülme sürecine girdiği bir dönemde şekilleniyor. Bu çözülmenin, tek başına bir güç kaybı ya da hegemonya aşınması olarak ele alınması yeterli değil. Aynı zamanda dünya ölçeğinde yeni güç merkezlerinin ortaya çıktığı, devletlerin konumlarını yeniden hesapladığı ve birbirleriyle ilişkilerini yeniden tanımladığı çok katmanlı bir dönüşüm ortaya çıkıyor.
KOPUŞUN YÖNÜ
Bu dönüşümün en belirgin özelliği, klasik anlamda iki bloklu ya da net cepheleşmelere dayalı bir uluslararası sistemin yerini, daha karmaşık, iç içe geçmiş ve değişken ittifaklara bırakmasıdır. Kuşkusuz emperyalist merkezler ile gelişen dünya arasındaki temel çelişme varlığını sürdürüyor. Fakat bu çelişmeye dayanarak kurulan büyük bloklaşmaların bugün esasen etkisini yitirdiği görülüyor. Artık 20’nci yüzyılın kamp mantığına dayalı modeller işlemiyor. Çünkü o yüzyılın “ezilen ülkeleri”nin önemli bir bölümü bugün “gelişen dünya” haline geldi ve ekonomik, teknolojik ve etki alanı kabiliyetleriyle dünyanın gidişatında belirleyici aktörler oldu.
Bu devletlerin daha önce bağlı oldukları bloklardan kademeli olarak koparak kendi manevra alanlarını genişletme çabası içine girmesi, dönemin temel eğilimini yansıtıyor. İçinden geçtiğimiz çok kutupluluk çağının ayırt edici özelliklerinden birisi, bu kopuşun doğrusal, keskin ve tek yönlü olmaması ve farklı düzeylerde ve farklı alanlarda ilerleyen bir yeniden konumlanma arayışının olması. Aynı devlet, bir alanda Atlantik sistemiyle uyumlu hareket ederken, başka bir alanda Avrasya merkezli girişimlerle işbirliği geliştirebiliyor.
ESKİ DÜZENİN PATRONLARI ARASINDA FARKLILAŞMA
Öte yandan, eski düzenin merkezinde yer alan ABD başta olmak üzere emperyalist ülkeler bu dönüşüme müdahil olarak, kendi hegemonyalarını koruma çabası içinde. Yeni ittifak biçimleri, bölgesel platformlar ve altyapı projeleri üzerinden müdahalelerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Fakat, önemle saptanması gereken nokta, inisiyatifin emperyalist merkezlerde olmadığıdır.
Çok kutuplulaşmanın dinamikleri, emperyalist kamp içindeki çelişmelerin artmasına neden oldu. Bu da, emperyalist merkez devletlerin, nihai çıkar birliği içinde olsalar da, güncel jeopolitik önceliklerinin farklılaşmasına yol açtı. Hegemonyacılığın gerilemesi ve blok davranışının aşınması, bazı emperyalist devletleri, diğerlerine karşı gelişen dünyayla daha dengeli işbirliklerine yöneltiyor; bu da önceki dönemde görülmeyen yeni bir duruma işaret ediyor.
MÜCADELE SÜRÜYOR
Dolayısıyla ortaya çıkan her gelişmeyi, Washington, Londra, Brüksel merkezli düzen kurma girişimleri olarak ele almak doğru sonuca götürmüyor. Bugünkü tabloyu belirleyen esas unsur, farklı girişimlerin ve arayışların hangi eksende somutlaşacağına dair devam eden mücadeledir. Bu mücadele, tek bir merkezden yönetilen bir süreç değil. Çok sayıda aktörün, farklı ölçeklerde ve farklı araçlarla müdahil olduğu dinamik bir alan söz konusu.
Farklı düzeylerde rekabetin ve işbirliğinin eşzamanlı olarak yürüdüğü, devletlerin esnek ve çoğul stratejiler izlediği bir geçiş dönemindeyiz. Bu geçişin nihai sonucu henüz belirlenmiş değil, asıl mesele, çözülmekte olan eski düzen ile şekillenmekte olan yeni düzen arasındaki mücadelenin hangi doğrultuda sonuçlanacağıdır.
