Doğu Akdeniz, uzunca bir süredir yalnız enerji sahalarının, deniz yetki alanlarının ya da askeri tatbikatların konuşulduğu bir bölge değil. Bugün bölgede şekillenen tablo, dünya genelindeki güç mücadelesinin bölgesel bir yansıması. Atlantik sistemi çözülür ve yeni güç merkezleri yükselirken, Doğu Akdeniz Hint Okyanusu’ndan Avrupa’ya uzanan hatta hegemonyacılık ile gelişen dünya arasındaki büyük mücadelenin en hassas alanlarından biri haline geldi.
BÖLGEDE OLUŞAN CEPHELEŞME
Bölgede oluşan cepheleşme, Türkiye’nin karşısında Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs ekseninin oluşumuyla şekilleniyor. Başlangıçta enerji işbirliği üzerinden gelişen bu eksen, askeri, siyasi ve diplomatik bir niteliğe kavuştu.
Bu işbirliği bloğunun arkasında esas olarak ABD var. Fakat Washington daha kontrollü bir çizgi izliyor ve doğrudan Türkiye’yi karşısına alan açık bir politika yürütmüyor. Ancak bu yanıltıcı olmamalı. ABD’nin Biden döneminde Dedeağaç’tan Girit’e kadar uzanan hatta güçlendirdiği askeri varlığını bugün de koruması, İsrail ve Güney Kıbrıs’la geliştirdiği ilişkiler, fiilen Türkiye’ye alternatif bir güvenlik hattı kurduğunu gösteriyor. Amerikan yaklaşımını “Türkiye’yi kaybetmeden ona karşı ağırlık oluşturmak” diye tarif etmek mümkün.
Her ne kadar Washington ile belirli alanlarda çelişmeleri olsa da ABD’nin desteklediği İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ekseninin en açık destekçisi Fransa. Paris, Doğu Akdeniz’i yalnız Avrupa güvenliği açısından değil, Akdeniz ve Afrika’daki tarihsel nüfuz alanlarının bir uzantısı olarak görüyor. Türkiye’nin son yıllarda Libya’dan Afrika’ya uzanan hamleleri, Fransa açısından doğrudan rekabet anlamına geliyor.
İNGİLTERE, ALMANYA, İTALYA
Bu cepheleşmenin içinde doğrudan ve açıktan duran ülkelerin yanı sıra her iki tarafı da kaybetmemek üzerine strateji izleyenlerin konumları da büyük önem taşıyor. İngiltere bunların başında geliyor. Londra, tarihsel olarak Kıbrıs’taki askeri varlığıyla zaten bölgenin içinde. Ancak İngiltere, Fransa gibi açık biçimde bir cephede yer almıyor. Türkiye ile ilişkilerini derinleştiriyor, aynı zamanda bölgedeki üslerini tahkim ediyor ve çıkarlarını garanti altına almaya çalışıyor.
Almanya, Avrupa Birliği içinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın tezlerine destek verse de Türkiye ile doğrudan bir kopuşu göze almıyor. Bunun arkasında yalnız ekonomik ilişkiler değil, önümüzdeki dönemde yeniden şekillenecek olan Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’nin taşıdığı ağırlık da bulunuyor. Almanya’nın temel yaklaşımı saflaşmayı derinleştirmek değil, krizleri yönetilebilir düzeyde tutmak.
İtalya da Libya’daki çıkarlarını, enerji yatırımlarını, Türkiye ile ekonomik ilişkilerini ve Avrupa içindeki dengeleri dikkate alan bir strateji izliyor. Roma, hiçbir kesimle köprüleri tamamen atmadan hareket ediyor.
MISIR VE KÖRFEZ ÜLKELERİNİN TUTUMU
Bölgenin en kritik ara gücü ise Mısır. Bir dönem Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la yakın duran Kahire, son dönemde Türkiye ile ilişkileri normalleştirme yoluna girdi. Ancak önceki dönemde bu ülkelerle yaptığı anlaşmalardan da vazgeçmiş değil. Bu nedenle Mısır bugün ne Türkiye ekseninde ne de karşı blokta tam olarak yer alıyor.
Bir dönem Türkiye’ye karşı kurulan denklemlerde yer alan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, bugün Türkiye ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini yeniden geliştiriyor. Aynı zamanda Batı ve İsrail’le ilişkilerini de sürdürüyor. Daha önce ABD’nin sözünden çıkmayan aktörler olarak görülen Körfez devletleri genel olarak, hangi cephenin daha kalıcı ve daha kârlı olacağını hesaplayan sermaye merkezleri gibi hareket ediyor.
ASIL MESELE
Türkiye ise Doğu Akdeniz’e yalnız deniz yetki alanları açısından bakmıyor. Ankara açısından mesele, Kıbrıs’tan Libya’ya, Anadolu’nun güneyinden Asya’nın derinliklerine uzanan stratejik kuşak boyunca çıkarlarını savunmak ve bu hatta güvenliğini sağlamak.
Bu tabloda Türkiye’nin çıkarları, Çin, Rusya ve İran’ınkiler ile birçok noktada örtüşüyor. Bu devletlerin ortak çıkarı, Doğu Akdeniz’in Atlantik sisteminin askeri kuşatma alanına dönüşmemesi, enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve bölgesel güvenliğin dış müdahalelerle değil, bölge ülkelerinin iradesiyle şekillenmesi.
2026 itibarıyla veriler, Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de hâlâ en güçlü sürekli askeri güce sahip olan taraf olduğunu gösteriyor. Ancak karşısında tek tek ülkeler değil, açık bir şekilde kendisine karşı kurulan bir blok ve onun arkasındaki büyük güçler bulunuyor.
Türkiye açısından asıl mesele, Kuzey Kıbrıs’tan Libya’ya, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan hatta askeri, diplomatik ve ekonomik güçle bütünleştirilmiş kendi bölgesel sistemini kalıcı hale getirebilmektir. Burada en hassas nokta, Atlantik sistemi içindeki çelişmelerden de yararlanarak, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere çıkarlarının örtüştüğü bölge devletleriyle hegemonyacılığa karşı güç birliği oluşturmak ve Türkiye’ye karşı kurulan bloğu caydıracak yeni bir kuvvet dengesi yaratmaktır.
