Hürmüz, İran’ın ulusal bir su yolu mu, yoksa küresel ortak bir geçiş noktası mı? Bu geçidin mülkiyeti üzerindeki çekişme, uzun süredir diplomatik bir anlaşmazlığın ötesine geçerek bir irade savaşı alanına dönüştü. İran, coğrafi üstünlüğüne dayanarak mevcut düzeni yeniden tanımlamaya çalışırken; Washington ise seyrüsefer serbestisi geleneğinde ısrar ediyor. Hürmüz’ün mülkiyet bilmecesinin cevabı, bugünlerde yaşanan en tehlikeli askeri hesaplaşmalardan birini anlamanın anahtarını barındırıyor.
13 Temmuz 2026 tarihinde, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nde görevli önde gelen araştırmacı ve profesör Liu Zhongmin (刘中民), The Paper (澎湃新闻) gazetesinin web sitesinde “Ateşkesin Ardından Hâlâ Savaşla Çalkalanan Boğaz: ABD Hegemonyası İçin Hürmüz Anı” başlıklı bir analiz makalesi yayımladı.
Ateşkesin Ardından Hâlâ Savaşla Çalkalanan Boğaz: ABD Hegemonyası İçin “Hürmüz Anı”
ABD ile İran arasında 18 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptından bu yana iki ülke; Haziran sonu ve Temmuz başında Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimi meselesi yüzünden nispeten geniş çaplı iki çatışma dalgası yaşadı. Bu çatışmaların şiddetinde gözle görülür bir artış yaşanırken, kapsamı da bariz bir şekilde genişledi. Bu durum, söz konusu mutabakat zaptı temelinde yürütülen İran-ABD müzakereleri için ciddi bir meydan okuma oluşturuyor.
ABD Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) 11 Temmuz’da sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamaya göre, Amerikan kuvvetleri aynı gün İran’a karşı o hafta içindeki üçüncü saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırılarda İran’a ait yaklaşık 140 askeri hedef vuruldu. Buna karşılık, İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, 12 Temmuz sabahı erken saatlerde Hürmüz Boğazı’nın o günden itibaren kapatıldığını ve hiçbir geminin geçişine izin verilmeyeceğini duyurdu. Bundan önce de İran yaptığı açıklamada, ABD tarafının bu olayı İran’a karşı yeni saldırılar başlatmak için bir bahane olarak kullanması halinde, Tahran’ın sert ve yıkıcı bir yanıt vereceği ve Orta Doğu’daki daha fazla ABD üssünü hedef alacağı uyarısında bulunmuştu.
İran ve ABD arasındaki bu iki hesaplaşmanın modeli temelde aynıydı ve ikisi de benzer bir mantığı izledi: İlk olarak bir ticari gemi, İran’ın iradesine aykırı olarak boğazın güney rotasında, Umman sularına yakın bir kesimde hareket etti; bu hamle İran’ın drone saldırısını tetikledi. Ardından ABD, İran’daki hedefleri vurdu ve devamında İran da Fars Körfezi’ndeki ABD askeri mevzilerini hedef aldı.
Bununla birlikte, bu iki çatışmanın ölçeği ve sonuçları açıkça farklıydı. İlk tur, kapsam ve şiddet açısından daha sınırlıydı ve İran tarafından boğazın tamamen kapatılmasıyla sonuçlanmadı. Ancak ikinci tur, İran’da Ayetullah Hamaney için düzenlenen cenaze törenlerinin yapıldığı özel bir dönemde meydana geldi; bu durum çatışmanın boyutunu ve şiddetini bariz bir şekilde artırdı ve İran’ın boğazı bir kez daha tamamen kapatmasına yol açtı.
Bu esnada Trump, mutabakat zaptının sona erdiğini ve ABD’nin İran’a ağır darbeler indireceğini ilan etti. Karşılığında İran da ABD bölgeye müdahale etmeyi bırakana kadar Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapalı tutacağını duyurdu. Aynı zamanda, üst düzey lider Seyyid Mücteba Hamaney de sert bir tonla intikamdan bahsetti.
Buradan hareketle, tarafların Hürmüz Boğazı üzerindeki çekişme ve restleşmelerinin, sadece mutabakat zaptının varlığını ve müzakere sürecini ciddi şekilde sarsmakla kalmadığı, aynı zamanda İran ve ABD’yi bir kez daha savaşın eşiğine getirdiği anlaşılabilir.
Tahran ve Washington karşılıklı konuşlanmanın ve restleşmenin zirvesinde olmasına rağmen, Hürmüz Boğazı her zamanki dalgalarıyla akmaya devam ediyor; sanki soğukluk ve sessizlikle tarafların sözlü düellolarını ve askeri çatışmalarını izliyor.
Hürmüz Boğazı için İran ve ABD arasındaki bu yeni sürtüşme, kan ve ateşe bulanmış uzun tarihinin yalnızca en son perdesidir. Ancak bu boğazın hissetmediği şey, bu hesaplaşmanın önemli bir kısmının aslında Hürmüz’deki güç değişimi üzerine verilen kader tayin edici bir savaş olduğudur; bu yüzleşme, ABD hegemonyasının kaderinde bir “Hürmüz Anı”na bile dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı İsminin Çeşitli Kökenleri
Hürmüz Boğazı isminin kökeni hakkında çeşitli anlatılar ve görüşler mevcuttur; bu anlatıların her biri, farklılıklarına rağmen boğazın Araplar, İranlılar, Yunanlılar ve Portekizliler gibi halklar ve güçlerle olan bağına işaret eder. Genel olarak bu boğazın isimlendirilmesi hakkında birkaç ana anlatıdan bahsedilebilir:
- Birincisi: Antik Yunan döneminde Büyük İskender’in, komutanlarından Hormuzia’yı bir donanmayla Fars Körfezi’ne gönderdiği söylenir. Bu komutan, boğazın ortasındaki isimsiz bir adaya demir atmıştır. Daha sonra onun anısını yaşatmak için bu adaya ve boğaza “Hormuzia” adı verilmiştir. Bu Yunan ismi zamanla kademeli olarak Arapça bir form kazanarak Hürmüz’e dönüşmüştür; bugün Hürmüz Boğazı ve Hürmüz Adası’nda varlığını sürdüren isim de budur.
- İkincisi: “Hürmüz”, İran’ın Sasaniler hanedanının dördüncü kralının da adıydı ve bu kelime Farsçada “Aydınlık Tanrısı” (Hürmüz/Ahura Mazda) anlamına gelmektedir.
- Üçüncüsü: MÖ 1100 yılları civarında Araplar, boğazda yer alan Hürmüz Adası’nda “Hürmüz Krallığı” (The Kingdom of Hormuz) adıyla bir hükümet kurdular; bu krallık Çin kaynaklarında genellikle “Hulimutse” Krallığı olarak çevrilir. Bazı araştırmacılar, boğazın adının muhtemelen bu krallıktan alındığına inanmaktadır.
- Dördüncüsü: Bazıları “Hürmüz” isminin kökeninin Portekizce bir kelimeye dayandığı görüşündedir. Bu anlatıya göre, 1506 yılındaki Portekiz sömürgeci istilasının ardından, bölgedeki ticari canlılığı gören Portekizliler, burayı kendi dillerinde “Ormucho” olarak adlandırmışlardır; bu kelimenin “Burada altın boldur” anlamına geldiği söylenir. Daha sonra bu kelime yavaş yavaş boğazın adına, yani “Hürmüz”e dönüşmüştür.
Çin’in tarihi kaynaklarında da Hürmüz Boğazı için çeşitli isimler kaydedilmiştir. Yuan Tarihi (元史) kitabında bu boğazdan “Hulimutse” olarak bahsedilirken, Ming Tarihi (明史) kitabında “Hulumusi” adı geçmektedir; her ikisi de aslında Hürmüz isminin farklı transliterasyonlarıdır.
- yüzyıldan önce, Çin’in Guangzhou kentinden Umman’ın Sohar kentine kadar uzanan, Endonezya’daki Maluku Adaları, Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’ndan geçerek Hürmüz Boğazı’na ulaşan Deniz İpek Yolu’nun önemli kollarından biri “Baharat Yolu” olarak biliniyordu.
Ming hanedanlığının ünlü denizcisi Zheng He (郑和), Batı Okyanusları’na yaptığı yedi büyük deniz seferinde dört kez Hürmüz Boğazı’na ulaştı. Bu açıdan Hürmüz Boğazı, Zheng He’nin barışçıl, ticari ve medeniyetler arası değişim içeren seyahatlerinin en önemli düğüm noktalarından biri olarak kabul edilebilir.
Bütün bunlara rağmen, Hürmüz Boğazı’nın tarihi seyrine baktığımızda, bu geçidin tarihinin büyük bir bölümünde iletişim ve ticaretin sembolü olmaktan ziyade, çeşitli güçlerin egemenlik ve rekabet konusu haline geldiğini görürüz. Tarihsel perspektiften bakıldığında, Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme mücadelesi belirgin ve farklı aşamalardan geçmiştir: Antik çağdaki ticari tekelleşmeden, modern çağdaki sömürgeci rekabete; ardından yakın tarihte enerji hegemonyası üzerindeki jeopolitik savaşlara ve nihayetinde bugünkü İran-ABD hesaplaşmasına kadar uzanan bu süreç, genel olarak dünya tarihinin dönüşümlerinin ve uluslararası sistemdeki güç dengesi değişimlerinin bir yansımasıdır.
Antik Çağda Ticari ve Sınır Ötesi Hegemonya
Klasik çağlardan Orta Çağ’a kadar uzanan uzun bir dönemde, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, bölgedeki ticaret ve işleyiş üzerinde hegemonya kuran güçlerin elindeydi.
Antik çağın uzun tarihi boyunca bu boğaz, Fars Körfezi ve Hint Okyanusu ticaret ağında, doğu ile batı arasındaki ticaret rotalarında her zaman en önemli transit istasyonlardan biri olmuş; Asya ve Avrupa ülkeleri arasında bir ticaret merkezine dönüşmüştür. Özellikle 11. yüzyılda Hürmüz Krallığı, bu boğazdaki ticareti bir asırdan fazla bir süre tekelinde tuttu. Bu krallık, ticari gemileri bölge limanlarında durmaya ve vergi ödemeye zorluyordu; bu yüzden Hürmüz, “Fars Körfezi’nin Venedik’i” olarak ün kazandı.
- ila 16. yüzyıllar arasında Portekiz, İran ve Arap güçleri, boğazın kontrolünü ele geçirmek için defalarca rekabet ettiler; bu rekabetin temel amacı baharat, ipek ve inci gibi sınır ötesi ticaret mallarının tekelini elde etmekti.
1540 yılında Portekizliler; Lizbon–Cape Town–Hürmüz–Goa–Malakka–Makao–Nagasaki deniz rotasını kurdular. Portekizlilerin gelişiyle, Avrupa’ya baharat taşıma rotası yeniden canlandı ve Hürmüz’ün ticari nüfuzu Doğu’nun en uç noktalarına kadar yayıldı.
1622 yılında, İran’ın Safevi hanedanı hükümdarı Şah Abbas (1587–1629), Hürmüz’ü geri aldı ve boğazın kontrolünü ele geçirdi.
Yakın ve Çağdaş Dönemde Sömürgeci Hegemonya
- yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Hürmüz Boğazı, Avrupalı sömürgeci güçlerin bu geçitteki ticarete egemen olma ve enerji kaynaklarından ilk elden yararlanma haklarını elde etme rekabetine sahne oldu.
1640 yılında Hollandalı sömürgeciler, boğazın kuzey kıyısındaki Keşm Adası ve Bender Abbas’ı işgal etti ve buradan itibaren Avrupa sömürgeciliğinin Fars Körfezi’ndeki nüfuzu bir genişleme evresine girdi. Britanya’nın gücünün zirveye ulaşmasıyla birlikte, Hollanda’nın üstünlüğü yerini kademeli olarak Londra’nın artan nüfuzuna bıraktı.
1820 yılında Britanya, bir ateşkes antlaşması aracılığıyla Fars Körfezi çevresindeki şeyhlikleri kontrolü altına aldı. Böylece Fars Körfezi bölgesi, yavaş yavaş Britanya koruması altındaki sisteme entegre oldu ve Britanya İmparatorluğu’nun küresel ölçekteki deniz hatlarının ana dayanaklarından biri haline geldi.
Britanya, bir dizi himaye anlaşması imzalayarak Fars Körfezi’ne kıyısı olan ülkelere dolaylı bir yönetim biçimi dayattı ve “böl ve yönet” politikasına dayanarak hem deniz rotasının açık kalmasını garantiledi hem de boğazı “serbest seyrüsefer su yolu” olarak tanımladı. Böylece Britanya, Fars Körfezi bölgesindeki sömürgeci egemenliğini bir buçuk asırdan fazla sürdürdü.
Fars Körfezi bölgesinde enerji kaynaklarının keşfedilmesiyle eş zamanlı olarak Britanya, bu kaynakların çıkarılmasını kontrol etme girişimlerine de başladı. 1908 yılında İran’ın güneyindeki ilk petrol kuyusu İngilizler tarafından açıldı ve bir yıl sonra, İran’daki petrol çıkarma imtiyazının büyük bir kısmını elinde bulunduran Anglo-Persian Oil Company (İngiliz-İran Petrol Şirketi) kuruldu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında da Hürmüz Boğazı bölgesi, Britanya’nın deniz üslerinden birine dönüştü. Londra ayrıca İran’ı işgal ederek müttefikler için Fars Körfezi’nden başlayıp İran üzerinden Sovyetler Birliği’ne ulaşan bir lojistik koridoru oluşturdu.
Özetle, 19. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Hürmüz Boğazı üzerindeki rekabet, esas olarak Avrupalı güçler arasındaki askeri hesaplaşma ve ticari rekabet şeklinde seyretti ve nihayetinde, deniz üstünlüğüne dayanarak bu stratejik boğazın kontrolünü elinde tutan taraf Britanya oldu.
Soğuk Savaş Döneminde ABD, Sovyetler Birliği ve Bölge Ülkelerinin Karmaşık ve İki Katmanlı Hesaplaşması
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar, Hürmüz Boğazı üzerindeki rekabet, merkezinde enerji kaynaklarına ve bunların nakil rotalarına hakim olma çabasının yer aldığı bir jeopolitik çatışma türüydü. Bu çatışma iki düzeyde seyrediyordu: Birincisi, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki küresel rekabet; ikincisi ise İran-Irak Savaşı’nın en belirgin örneği olduğu bölge ülkelerinin karşı karşıya gelmesiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’lere kadar, ABD ve Sovyetler Birliği’nin Hürmüz Boğazı da dahil olmak üzere Fars Körfezi bölgesindeki rekabeti, Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün karşı karşıya gelişinin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Gerek ABD’nin Suudi Arabistan ve İran’daki Pehlevi rejimine dayanan “Fars Körfezi’nin İki Sütunu” politikası, gerekse 1979 yılındaki―ABD’nin Fars Körfezi’ndeki münhasır nüfuz alanını vurgulayan―”Carter Doktrini”, Washington’ın bölgedeki hegemonyasını sağlamlaştırma ve en önemli enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’na egemen olma çabalarının somut göstergeleriydi.
Buna karşılık, Sovyetler Birliği’nin Fars Körfezi bölgesindeki nüfuzu ve özellikle 1979 yılında―Hint Okyanusu’na doğru ilerleme stratejik hedefiyle―başlattığı Afganistan Savaşı da Moskova’nın nüfuzunu genişletme ve Fars Körfezi ile Hürmüz Boğazı üzerinde bir kontrol kaldıracı elde etme planına işaret ediyordu.
1980’den 1988’deki İran-Irak Savaşı dönemine kadar, Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki rekabet daha karmaşık boyutlar kazandı. Bu cepheleşme hem İran ile Irak arasındaki savaşı kapsıyor hem de ABD ile İran arasında doğrudan bir askeri yüzleşmeyi tetikliyordu.
Bir yandan İran ve Irak, savaş boyunca karşı tarafla bağlantılı tankerleri ve ticari gemileri hedef alıyor; bu saldırılar seyrüseferde aksamalara ve küresel petrol fiyatlarında şiddetli dalgalanmalara neden oluyordu. Diğer yandan ABD, Kuveyt ve bölgedeki diğer bazı ülkelerin petrol tankerlerine eskortluk etmek üzere donanmasını gönderdi; bu hamle Washington ile Tahran arasındaki gerilimi ve hesaplaşmayı sürekli tırmandırdı.
Temmuz 1988’de, ABD Donanması’na ait “USS Vincennes” savaş gemisi, İran Havayolları’na ait IR655 sefer sayılı yolcu uçağını hedef alarak düşürdü. Bu olay, nesnel olarak Fars Körfezi’ndeki “Tanker Savaşları”nın sona ermesinde rol oynadı. İran ve ABD’nin Fars Körfezi’ndeki çatışmaları, iki ülke arasındaki uzun vadeli hesaplaşmanın da bir parçasını oluşturdu ve her iki tarafın hafızasında derin, kalıcı bir tarihi iz bıraktı.
Çevreleme ve Karşı Çevreleme, Yaptırım ve Karşı Yaptırım: İran-ABD İlişkilerinin Hassas Noktası
- yüzyılın başından, İran’ın 2026 yılında ABD ve İsrail ile girdiği savaşa kadar geçen sürede, İran ile Batı―özellikle ABD―arasındaki Hürmüz Boğazı anlaşmazlığı, taraflar arasındaki temel ihtilaf eksenlerinden biri haline geldi. Bu anlaşmazlık, geleneksel enerji nakil rotalarının kontrolü meselesinin yanı sıra; çevreleme ve karşı çevreleme, yaptırım ve karşı yaptırım gibi daha karmaşık boyutları da içeriyordu. Bu çekişmeler büyük ölçüde İran ile ABD arasında İran’ın nükleer programı ve diğer meseleler üzerindeki anlaşmazlıklardan kaynaklanıyordu. Bu süreçte Hürmüz Boğazı, İran’ın o döneme kadar su yolunu fiilen tamamen kapatmadan, ABD’yi baskı altına almak için defalarca kullandığı hassas bir nokta haline geldi.
İran’ın nükleer meselesinin 2003 yılında gündeme gelmesinin ardından ABD ve Avrupa, Tahran’a yönelik petrol ambargosunu uygulamaya koydu ve mali kısıtlamaları sıkılaştırdı. Bu önlemler İran’ın petrol ihracatında büyük bir düşüşe yol açtı ve ülkenin ekonomik kalkınmasına ağır bir darbe vurdu. İran da buna tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla defalarca tehdit etti; bu tehditler Fars Körfezi bölgesinde yükselen bir gerilim sarmalı yarattı ve küresel petrol fiyatlarında sert dalgalanmalara neden oldu.
Buna ek olarak ABD, Hürmüz Boğazı’nda İran’a yönelik askeri baskı ve caydırıcılık uyguladı, Tahran da buna askeri tatbikatlar düzenleyerek yanıt verdi. Mayıs 2007’de, bir ABD uçak gemisi görev grubu Hürmüz Boğazı’ndan geçti. Bu hamle, 2003’teki Irak Savaşı’nın başlamasından bu yana Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki en büyük askeri yoğunlaşması ve tahkimatı olarak kabul ediliyordu. ABD Donanması bu eylemle İran kıyıları boyunca askeri gücünü sergiledi ve yaklaşık 17 bin askeri personele sahip 9 savaş gemisi aynı gün Fars Körfezi’ne girdi. Eş zamanlı olarak İran kara kuvvetleri de ülkenin güneyindeki Fars eyaletinde üç gün süren kapsamlı bir tatbikat gerçekleştirdi.
Haziran 2008’de İran, ABD tarafından saldırıya uğraması halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatacağını duyurdu. Washington da buna yanıt olarak boğazı bloke etmeye yönelik her türlü girişimin bir savaş nedeni (casus belli) sayılacağı uyarısında bulundu.
Takip eden on yılı aşkın süre boyunca İran; Hürmüz Boğazı’nda ABD, Britanya ve diğer Batılı ülkelerle defalarca sürtüşme, çatışma veya karşı karşıya gelme durumları yaşadı ve bu stratejik su yolundaki gerilimler sürekli arttı. Bu durum özellikle 2019 yılında, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Fecire limanı yakınlarında birkaç petrol tankerinin art arda saldırılara hedef olmasıyla şiddetlendi. İran, Britanya bayraklı Stena Impero tankerine el koydu, Britanya da buna karşılık bir İran tankerini alıkoydu; bu gelişmeler kısa bir süreliğine denizcilik sektöründe bir endişe ve korku dalgası yarattı. Aynı dönemde Husi güçleri Suudi Arabistan’ın Aramco şirketine ait petrol tesislerine saldırdı ve ABD, İran’ı bu saldırıların arkasındaki gizli el olmakla suçladı. Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri tırmanış daha da şiddetlendi.
Haziran 2025’te ABD ve İsrail, İran’a karşı 12 gün süren bir savaş başlatarak ülkenin bazı nükleer tesislerini hava saldırılarıyla hedef aldı. Bunun ardından İran Meclisi Hürmüz Boğazı’nı kapatma konusunu görüştü ve bu alanda ciddi, net mesajlar gönderdi; bu gelişmeler küresel petrol fiyatlarında fırlamaya yol açtı. Bu aşamadan itibaren Hürmüz Boğazı’nı kapatmak İran’ın elinde artık sadece bir tehdit aracı değil, gerçekleşmesi her geçen gün daha yakın görünen gerçek bir senaryoya dönüştü.
İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Güç Gösterisi: Fars Körfezi’ndeki ABD Hegemonyası İçin “Hürmüz Anı” mı?
ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı geniş çaplı ortak askeri saldırılar başlatmasının ardından, Devrim Muhafızları Ordusu Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığını duyurdu. Bu karar boğazın fiilen bloke edilmesine yol açtı ve buradaki seyrüsefer faaliyetlerini durdurdu. İran, bu gelişmeler sırasında Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirerek somut bir jeostratejik üstünlük elde etti; bu dönüşüm, Orta Doğu’daki ABD hegemonyasının ve bu ülkenin deniz hakimiyetinin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde ilk kez gerçek ve temel bir meydan okumayla karşı karşıya kaldığını gösteriyordu.
Sonrasında ne İran ile ABD arasında Nisan ayında sağlanan iki haftalık geçici ateşkes anlaşması, ne 18 Haziran mutabakat zaptı, ne de devamında başlayan müzakereler, iki tarafın Hürmüz Boğazı üzerindeki ciddi anlaşmazlıklarını çözmeye yetmedi. İran ve ABD arasındaki son iki çatışma dalgasında da Hürmüz Boğazı meselesi, krizin patlak vermesinin ve tırmanmasının odak noktasıydı.
En son çatışma turunda İran, Tahran tarafından belirlenen deniz rotalarına uymayan gemileri hedef almakta ısrar etti. İran’ın bu eylemdeki amacı, boğazdan geçiş kurallarını belirlemedeki baskın rolünü korumak ve seyrüsefer düzenindeki bir değişikliğin, ülkenin su yolu üzerindeki mevcut kontrol avantajını zayıflatmasını önlemekti. İran’ın stratejik hedefi oldukça açık: Geçiş trafiğini yönetmek ve geçiş ücreti toplamak için resmi bir mekanizma kurmak; bu mekanizma su yolunun fiili kontrolünü kurumsallaşmış bir güce dönüştürecek ve uzun vadede ABD ile Batı’ya karşı denge kurmak için jeopolitik bir kaldıraç haline gelecektir.
Buna karşılık ABD, İran’ın mutabakat zaptı hükümlerini ihlal ettiği gerekçesiyle, önceki tura göre daha şiddetli misilleme saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırıların hedefleri sadece askeri tesislerle sınırlı kalmayıp, İran içindeki sivil altyapıları da kapsadı. Bu sert tepki, taraflar arasında daha önce oluşmuş olan sınırlı yumuşama sürecini ciddi şekilde sekteye uğrattı. Ardından ABD, yaptırımların kaldırılması ve İran’ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması süreçlerini durdurdu; bu hamle pratikte mutabakat zaptının diğer maddelerinin uygulanmasını da çıkmaza soktu.
İran ve ABD arasındaki bu çatışma dalgası, mutabakat zaptı metninde hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı meselesine ilişkin mevcut belirsizliğin tehlikeli sonuçlarını da ortaya çıkardı; bu belirsizlik sürekli olarak yeni çatışmaların patlak vermesine zemin hazırlamaktadır. Gelecekteki gelişmelere bakıldığında, İran ve ABD nükleer dosya da dahil olmak üzere bir dizi karmaşık sorunla karşı karşıya olsalar da Hürmüz Boğazı meselesi, iki tarafın önündeki en acil ve en hayati sınama olarak öne çıkmaktadır.
not: bu analiz tahririeh.com sitesinden alınarak tercüme edilmştir
