Neden Ali (a.s.) ile Hak Ayrılmaz Bir Bütündür? 

Sıffin Savaşı’nın sonunda hakem olayına dönüşen ve hakkın bir kez daha zulme uğramasına neden olan süreçte, batıl ordusu şaşırtıcı bir hileye başvurarak Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna kaldırdı. Hakkı tanımayan saf insanlar da, “Biz Kur’an’a karşı savaşmayız” diyerek kılıçlarını Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s.) boğazına dayadılar. Hazret ne kadar “Ben konuşan Kur’an’ım” diye haykırsa da kimse onu dinlemedi. Şimdi şu soru akla geliyor: Eğer bu insanlar Kur’an’a bu kadar saygı duyuyorlardıysa, neden Kerbelâ’da bu saygıyı göstermediler?

Tabnak Haber Ajansı Kültür Muhabiri’nin haberine göre, İslam dini ilahi dinlerin son ve en mükemmel şekli olduğu gibi, bu dinin kemale ermesi de Gadir Hum gününde, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) hacdan dönen binlerce Müslümanın huzurunda gerçekleşmiştir.

Hicri 10. yılın Zilhicce ayının 18. günü, hacıların memleketlerine dönmeye hazırlandıkları sırada, Maide Suresi’nin 67. ayeti nazil oldu:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a.), Allah’ın emriyle Hz. Ali bin Ebu Talib’i (a.s.) kendi halifesi ve gerçek varisi olarak tanıttı. Şii ve Sünni kaynaklara göre bu olayın gerçekleştiği konusunda görüş ayrılığı bulunmamaktadır.

Gadir Bayramı, “Allah’ın en büyük bayramı” olarak, hak kavramı ile Hz. Ali’nin (a.s.) şahsiyetinin birliğini incelemek için önemli bir fırsattır. Hz. Peygamber’in (s.a.a.) şu meşhur hadisi bu gerçeği ifade eder:

“Ali hak ile beraberdir ve hak da Ali ile beraberdir.”

Bu hadis doğrultusunda İran İslam toplumunda sıkça söylenen anlamlı bir söz de vardır:

“Ne mutlu hakka; çünkü o her zaman Ali ile beraberdir.”

Bu hassas ve derin konu hakkında, Ayetullah Şeyh Hüseyin Ensariyan’ın 2013 Ramazan ayında Tahran’daki Emir Mescidi’nde yaptığı konuşmaları içeren “Ali ile Hakkın Beraberliği Hadisinin Şerhi” adlı bir eser bulunmaktadır.

Aşağıda, bu kitaptan Hz. Ali (a.s.) ile hakkın beraberliği konusuna ilişkin özet bölümler yer almaktadır.

Müminlerin Emiri’nin (a.s.) hak ile birlikteliği, yaşayan bir insanın ruhu ile bedeni arasındaki ilişki gibidir. Ancak aradaki fark şudur ki, Hz. Ali’nin hak ile beraberliği ebedidir; hatta şehadetinden sonra bile dünya, berzah ve kıyamette onunla hak arasında göz açıp kapayıncaya kadar bile bir ayrılık olmayacaktır.

Hz. Ali (a.s.) ile hak, adeta tek bir varlık hâline gelmiş ruh ve beden gibidir. Biri olmadan diğeri de olmaz. Hak varsa Ali vardır; Ali varsa hak vardır. Bu birliktelik o kadar iç içedir ki, hak Ali’dir ve Ali de haktır.

“Ali’yi anmak ibadettir.” Biz Ali’nin zikriyle yücelir, Allah’ın zikriyle huzur buluruz.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; O’nun ayetleri okunduğunda imanları artar.”

Hakkın en önemli tecellilerinden biri Kur’an’dır ve Kur’an dünya ile ahirette Müminlerin Emiri ile birliktedir. Hiçbir şey bu beraberliği ortadan kaldıramaz. Bu nedenle Hazret’in varlığı ile Kur’an’ın hakikati birdir ve her ikisi de haktır.

Dolayısıyla Ali’yi anmak Allah’ı anmaktır, Allah’ı anmak da Ali’yi anmaktır. Bu yüzden Allah’ın ayetlerini işitince sevinen müminler, Hz. Ali’nin adını duyduklarında da mutluluk duyarlar.

Hakikati arayan herkesin zihnini meşgul eden sorulardan biri şudur: Neden Hz. Ali (a.s.) hilafeti elinden alındıktan sonra sabır ve sessizliği tercih etti?

Cevap şudur: Onun sabrı ve suskunluğu, kendisiyle ayrılmaz bağ içinde olduğu bir hakkı korumak içindi; o hak ise din ve İslam’ın hakikatidir.

Bugün yeryüzünde bir milyardan fazla Müslüman yaşamaktadır. Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da Hz. Ali’nin öğretilerine yönelik büyük bir ilgi vardır. Dünyanın dört bir yanındaki İslam’a ve hakka yönelişlerin temelinde, Hz. Ali’nin gösterdiği bu sabır yatmaktadır.

İnsanlar hak ile bağ kurmaya ve onunla birlikte olmaya karar vermezlerse, çok tehlikeli varlıklara dönüşebilirler.

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonraki acı olaylara bakmak yeterlidir: Sakife olayı, Hz. Fatıma’nın evine yapılan saldırı, Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşları… İnsanların büyük çoğunluğu haktan uzaklaştı.

Sakife hadisesi önce Medine halkını gerçek İslam’dan uzaklaştırdı, ardından Mekke ve diğer şehirler de bu fitnenin içine sürüklendi.

Cemel ve Sıffin savaşları birçok insanı haktan uzaklaştırdı ve pek çok dindar kişiyi de Müminlerin Emiri’nden ayırdı.

Hz. Peygamber’in büyük sahabilerinden Talha ve Zübeyr de bu süreçte haktan koparak ebedi hüsrana uğradılar.

Sıffin Savaşı sona ermeden önce, haktan ayrılan çok sayıda mümin inancını kaybetti ve bu savaşın içinden, günümüzdeki tekfirci ve İslam’dan uzak anlayışların öncüleri sayılan Hariciler ortaya çıktı. Onlar Hz. Ali’yi ve onun taraftarlarını öldürmeyi dini bir görev olarak görüyorlardı.

İşte haktan ayrılmanın büyük tehlikesi budur.

İslam tarihinde anlatıldığına göre, Sıffin Savaşı’nda batıl ordusu Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna kaldırdı ve saf insanlar, “Biz Kur’an’a karşı savaşmayız” diyerek Hz. Ali’ye karşı çıktılar.

Hazret ne kadar “Ben konuşan Kur’an’ım” diye haykırdıysa da kimse onu dinlemedi.

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Eğer bu insanlar Kur’an’a gerçekten bu kadar saygılı idilerse, neden Kerbelâ’da aynı saygıyı göstermediler?

Hz. Ebu Abdullah Hüseyin (a.s.), bütün dostları şehit olduktan sonra yalnız kaldığında, Resulullah’ın sarığını başına koydu, Kur’an’ı eline aldı ve şöyle buyurdu:

“Aramızda Kur’an hükmetsin. Bu Kur’an’a bakın; ben sizin için helali haram mı kıldım, yoksa haramı helal mi yaptım?”

Henüz sözünü tamamlamamıştı ki karşı taraftan şu cevap geldi:

“Bunların hepsini kabul ediyoruz; fakat seni bırakmayacağız, mutlaka öldürüleceksin.”

Nasıl ki Yüce Allah insanın yaratılışını hakka âşık olacak şekilde yaratmışsa, hakkın özünü de çekici kılmıştır.

İnsanlık tarihi boyunca, hak ile aynı özellikleri taşıyan insanlar, aralarında kilometrelerce mesafe olsa bile mucizevi bir şekilde birbirlerine çekilmişlerdir. Buna karşılık, hak ile benzerliği olmayanlar yan yana olsalar bile sonunda birbirlerinden ayrılmışlardır.

Kerbelâ olayında Züheyr bin Kayn Becelî başlangıçta bu çekime karşı koymaya çalışıyordu. Hz. Hüseyin’in kafilesi nerede konaklasa o oradan ayrılıyor, İmam hareket ettiğinde ise o duruyordu. Dışarıdan bakıldığında ona yaklaşmak istemiyor gibiydi.

Fakat sonunda, hak ile arasındaki benzerlik ve hakkın çekim gücü sayesinde Hz. Hüseyin’in aşkının etrafında dönen bir pervaneye dönüştü ve şehadet makamına ulaştı.

Tarihte bunun tam tersine örnekler de vardır; başlangıçta hakka yakın görünen ama sonunda ondan ayrılan insanlar.

Nuh Peygamber’in oğlu buna örnektir. Her ne kadar bir peygamberin oğlu olsa da, Kur’an’a göre Nuh’un gerçek ailesinden sayılmamıştır.

İmam Sadık’tan (a.s.) şöyle rivayet edilmiştir:

Bir adam Müminlerin Emiri’nin yanına gelip:

“Allah’a yemin ederim ki seni seviyorum.” dedi.

Hazret buyurdu:

“Yalan söylüyorsun.”

Adam tekrar:

“Allah’a yemin ederim ki seni seviyorum.” dedi.

Hazret yine:

“Yalan söylüyorsun.” buyurdu.

Bu konuşma üç kez tekrarlandı. Sonunda Hz. Ali şöyle buyurdu:

“Allah, bedenleri yaratmadan bin yıl önce ruhları yarattı. Sonra bizim dostlarımızı bize tanıttı. Bizim dostlarımız gösterildiğinde sen neredeydin?”

İşte hak yolunun takipçileri ve dostları, daha yaratılıştan önce bile hakka olan sevgi ve bağlılıklarını ortaya koymuş kimselerdir.

Not: bu analiz tabnak.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın