Neden Arabistan, Lübnan Hizbullah’ına Karşı Düşmanlığı Bu Denli İleri Bir Düzeye Taşıdı?

rasthaber

Lübnan ve bölge meselelerinin strateji uzmanı Emin Hatit’in Lübnan el-Benna gazetesinde konuyla ilgili yeni kaleme aldığı makalesi şöyle:Akil insanlar, analistler ve bölgesel gelişmeleri takip edenler, Arabistan rejiminin gerçek mahiyetini, Siyonist-Amerikan planlarına yönelik tutumlarını ve bölgeyi işgal etme, bölgenin servetlerine el koyma, sakinlerini mülteci konumuna düşürme, bölge halkını manen ve bazılarını da fiziki olarak katliamdan geçirme suretiyle bu planları uygulamaya çalıyor olmasını bilmek için artık Arabistan’dan daha fazla bir şey yapmasını beklemiyorlar. Bu girişimlerin tümü İslam şeriatını uyguladığını sanan tekfirci düşünce çerçevesinde takip edilmektedir.Suudi Arabistan’ın son merhalede sergilediği açık örnekler, Siyonist-Amerikan projelerindeki rolünün derinliğini ve Araplar ile Müslümanlar karşıtı saldırgan cephede ne düzeyde yer aldığını açığa çıkarmıştır. Arabistan, bir hafta içerisinde İsrail’le ilişkilerini en üst düzeylere taşıyarak daha önce mahremane olan ilişkileri alenileştirdi ve Filistinlilerin duygularını ve uğradıkları işkenceleri de Araplar ile Müslümanların duygularını da hiç dikkate almadı.Rejim, devamında Körfez İşbirliği Konseyini, kabiliyetleriyle İsrail’e korku salan ve Siyonist rejim için atom bombasının doğurduğu sonuçlara benzer sonuçları bulunan bir hareket olarak Hizbullah’ı –İslami direniş hareketi ve İsrail’in 2000 ve 2006 yıllarında uğradığı yenilginin faktörü olarak –terörist gurupların listesine almasına mecbur etti. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyinde karar alma gücüne sahip kimseler, Hizbullah’ı terörist guruplar listesine alarak İsrail’in bu ülkelerin müttefiki olduğu ve ona karşı direnen kimselerin terörist oldukları kanısına varmış oldular.Tabiidir ki Lübnan Hizbullah’ı, Suudilerin bu listesine hiçbir önem vermemekte ve bu listeden daha önemli hatta onların Batılı ve Amerikalı efendilerinden de daha önemli olan bir meselenin var olduğuna inanmaktadır. Hizbullah kendi işine devam edecek ve bu girişimler direnişin faaliyetlerini etkilemeyecektir. Bu hususta şu noktanın hatırlatılması yeterli olacaktır; Lübnan Hizbullah’ı Batının terör listesine girmeden önce İsrail’i mağlup etmiş ve sahada ona karşı caydırıcı denklem kurmuştu. Bu listeye konulduktan sonra ise bu rejime karşı stratejik caydırıcı denklemi takviye ederek Lübnan’a karşı savaş başlatma senaryolarını dizginledi, çünkü İsrail bu savaşın Tel Aviv için felaket olacağını biliyordu.Siyonist strateji uzmanları, Lübnan Hizbullah’ının yeni denkleminin anlamını bu kez kavramışlardı. Bununla birlikte, öne şu soru çıkmakta: Neden Suudi Arabistan Lübnan Hizbullah’ına karşı düşmanlıkta bu denli ileriye gitmiştir? Diğer bir soruda şu: Lübnan Hizbullah’ının Arabistan’a ve bu ülkenin tutum ve politikalarına karşı bir davranışta bulunması için neden bu kadar çaba sarf edilmektedir?En başta şu noktaya dikkat edelim: Hizbullah, Lübnan topraklarının işgali ve bu işgalciliğe karşı teslim olma anlaşmasını dayatma çabası olarak beliren Siyonist-Amerikan projesi neticesinde Arapların ve Müslümanların karşılaştıkları musibetlerin rahminden doğan bir direniş hareketidir. Hizbullah’ın işgalcilik karşıtı cephede ve bu cephenin hamileri arasında yer almak için yeterli koordinasyona sahip olmuş olması doğaldı. Mantık, işgalcilerin yapılanmaları ile direnişin bütün üyeleri arasında topyekün bir çatışma halinin meydana gelmesini icap eder.Böylece denilebilir ki bu proje karşısında, mütecavizlerin organizasyonun bir parçası olarak Suudi Arabistan ile direnişin ekseni olarak Hizbullah arasında çatışmanın yaşanması doğal bir şeydir, fakat mesele şurada: Neden geçmişte böyle bir çatışma yaşanmadı? Sebebi şudur ki Hizbullah geçmişte İsrail’le direk çatışma halindeydi ve çatışma dairesini genişletmemişti, çünkü o dönemde Arabistan Siyonist projeyle münasebetlerini ve İsrail’le ilişkilerini gizlemekte ısrar ediyordu. Suudiler, ellerinden geldiği kadar ilişkilerini perde arkasında tutmaya gayret ediyorlardı. Tabi Hizbullah’ında Arabistan’la çatışmak için bu ilişkileri inceleme ve ortaya koyma gibi bir çabası yoktu. Her iki cephede karşılıklı güvensizlik vardı ama bir müddet gerginlik yaşandıktan sonra aralarında tekrar sükunet hakim oluyordu.Bu durum son on yılda özellikle 2005’ten sonra değişti, öyle ki Irak işgali ve Suriye’yi işgal edip Amerika’ya bağlı hale getirme çabası sonucunda Siyonist-Amerikan projesini yürütenler tarafından alınan çok açık bir kararın bulunduğu ortaya çıktı. Lübnan Hizbullah’ı elindeki silahını direnişin silahı olarak İsrail ve onun nezaretindeki projeye karşı korumakta ısrarlıydı.Bu aşamaydı ki Suudi Arabistan gün geçtikçe Siyonist projesindeki konumu ve fonksiyonunu belli ediyordu. Tabi bu ülke hala ihtiyatla ve gizli bir şekilde hareket ederek habis ve aynı zamanda tahrik edici olmayan bir diplomasi yürütüyordu. Sonraki aşamada Suudi Arabistan kendi girişimlerine yenilerini ekledi ve Irak’ın Amerikalılar tarafından işgal edilmesiyle eşzamanlı olarak Irak’ın işgali sonucunda bu ülkeye sızan ve arkalarındaki güçlerin planları çerçevesinde direniş ekseniyle bir benzerlik kurmak suretiyle bu eksenin de kerih ve kirli gösterilmesini amaçlayan bir terörizmi destekleme odağı haline geldi.Daha sonra Suudi Arabistan’ın Bahreyn’de halkın kahir ekseriyetinin reformcu devrimine karşı oynadığı rolü öne çıktı. Suriye’de Arabistan bu ülkede savaş çıkaran ve Suriye milletine karşı olan temel eksenlerden biri haline geldi. Riyad, tekfirci ve vehhabi yaklaşımların ürünü olan terörizmi Siyonist-Amerikan projesinin hedeflerinin bölgede tahakkuk etmesi için kullandı. En son merhalede ise Arabistan’ın Yemen’de rolü açığa çıktı. Böylece Arabistan, Irak’ın eski Baas rejiminden sonra bağımsız bir devlete saldıran ve ona karşı savaş başlatan ikinci bir Arap ülke olduğunu kanıtlamış oldu.Ne yazık ki dünya ülkelerinin ekseriyeti bu cinayetlere karşı sessiz kalmış ve hatta Arabistan’ın Yemen’deki tecavüzünü onaylamışlardır. Bu tutumlar, Suudilerin rüşvet verme ve korkutması neticesinde alınmıştır. Arabistan, uluslararası kulislerde ülkelerin görüş ve tutumlarını satın alabilecek kadar elinde petrol bulunmaktadır. Yine bu ülkenin, kendisine itaat etmeyen ülkeleri cezalandıracak kadar parası, medya ve siyasi gücü bulunmaktadır. Bunlar, ulusal hareketin 1967’de yenilgiye uğramasından sonra Arap ve İslam dünyasının liderliğini ele geçirerek Suudi Arabistan’ın elde etmiş olduğu güç faktörleridir.Yemen milletinin katliamını ve bu ülkeye yapılan saldırıyı kınayan Seyit Hasan Nasrallah’ın yıkıcı sesiyle, değindiğimiz uluslararası sessizlik buzuldu. Bu tutumun üç önemli saiki ve amacı vardı:1- Ahlaki ve insani duyarlılığın gereği olarak mazlumun yanında durmak ve zulme karşı ona yarımcı olmak. Yemen halkına karşı savaş başlatma ve bu ülke halkını katletme konusunda Arabistan’ın hiçbir hakkı ve meşruiyeti yoktu ve “Yemen’e meşru yönetimin geri getirilmesi” çağrısına yanıt vermek ise bu hususta aranan bir bahaneden başka değildi.2- Savunma amaçlı önleyici saiklerin gereği olarak, Arabistan’ın askeri güce sığınmak suretiyle diğer devletleri teslim alma ve yöneticilerini azletme ya da atamaya çalışarak kendi kararlarını onlara dayatma amaçlı girişimlerine set çekmek. Burada Bahreyn durumuna değinmek gerekir; eğer Suudi Arabistan bu ülkede uluslararası çapta bir caydırıcı etkenle karşılaşmış olsaydı, kendi deneyimini Yemen’de tekrarlamazdı.Arabistan eğer Yemen’de başarılı olursa, bu deneyimini kendi görüşlerine muhalefet eden ve hegemonyasının dışına çıkan her Arap ve İslam ülkesinde tekrarlayacaktır. Bu minval üzerinden hareketle, Suudilerin Suriye’ye küstahça müdahalesi ve bu ülkede yayılmış olan terörizmi himaye etmeleri yorumlanabilir. O yüzden Suudi Arabistan Suriye’ye askeri müdahalede bulunma tehdidini savurmakta ve Al-ı Suud dişleri bakanı, Arabistan’ın siyasi yollardan veya askeri güçle Beşşar Esad’ı yönetimin dışına çıkarmak için çabalarını sürdüreceklerini açıklamaktadır.3- Bağımsızlaştırıcı ve özgürleştirici strateji. Bu konu oldukça önelidir. Suudi Arabistan halihazırda aleni bir şekilde İsrail’in müttefiki haline gelmiş bulunmakta ve bu ilişkilerden utanç duyacağına gurur bile duymaktadır. Ve İsrail’le birlikte, İran karşıtı cephede faaliyette bulunduğunu ileri sürmektedir. Arabistan bu ittifakta yer alarak Filistin halkının elinde kalmış bulunan kartları yok etmenin fırsatını İsrail için hazırlamış ve geri dönüş için, işgal topraklarının özgürleştirilmesi için mevcut bütün umutları ve çareleri yok etmiştir.Arabistan’ın girişimleri, bu ülkenin izlediği askeri ve terörist politikaları ve İsrail’le olan stratejik ilişkileri nedeniyle, bu gün direnişin savunma zarureti ve stratejisi tüm birleşenleriyle birlikte kendini savunmayı ve Filistinlilerin yardımına koşmayı zorunlu kılmaktadır. Bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak isteyen bütün Arap ve İslam ülkeleri için bu tavrın sürdürülmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım, derin stratejik analizlerden sonra Hizbullah’ın kendi tutumlarını netleştirmeye yönelmesine neden oldu. Bunlar, Arabistan’ın Siyonist-Amerikan projesini destekleyen yaklaşımlarından geri adım atana kadar ve halihazırdaki saldırgan davranışlarına son vermediği sürece, kanaatimize göre geri alınmaz ve gözden geçirilmez olan tutumlardır.Bununla birlikte diğer bir soru daha öne çıkıyor ki oda şudur: Bu çatışma nereye varacak ve sonucu ne olacak?  Arabistan, İsrail’le ittifak yaparak, Amerika’nın desteğini arkasına alarak ve Avrupalıların görüşlerini satın alıp körfez ülkelerini ve diğer Arap ve Müslüman ülkeleri de kendi iradesine teslim olmalarını sağlayarak söz konusu çatışmada galip çıkacağını ve Riyad’ın stratejik alanını bu ülkenin temayüllerine göre genişleteceğini düşünmektedir.Arabistan, tekfirci düşünce ve kılıçla, elindeki paralarla kendisi için bir Suudi Arap ve İslam imparatorluğunu kurabileceğini sanmaktadır. Bu düşünce, aklımıza Recep Tayyip Erdoğan’ın Osmanlı imparatorluğunu diriltme rüyalarını getirmektedir. Fakat Arabistan’ın unuttuğu ya da görmezden geldiği nokta şu ki üzerinde kredi açtığı kimselerin kendileri savunma ve stratejik boyutlardan ayakta kalmak için bir sığınağa ve dayanağa muhtaçlar. İsrail’in halihazırda elleri ve kolları direnişin stratejik caydırıcı denklemiyle bağlanmış durumda ve Avrupa ise kendi yalnızlığında boğulmuştur. Amerika kendi yenilgilerinden kurtulmak ve hasarları azalmak için bir çıkışı yolunu ararken Arabistan ise halihazırda tarihi merhalelerinin en kötüsünden geçmektedir.Buna karşın, direniş ekseninin kendi müttefikleriyle birlikte istikrarlı bir şekilde siyasi sahada büyümeye devam ettiğini ve şimdiki çatışmaların sonucundan emin olduklarını görmekteyiz. Onların kanaatine göre, tıpkı hayalperestliğin Erdoğan’ı yenilgiye sürüklediği gibi Arabistan’ın da bu çabaları yenilgiyle sonuçlanacak ve değişik bölgelerde fitneyi yaymakla ya da kuşatma ve yaptırım üzerinden bu sahayı değiştiremeyecektir.  Welayet News

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın