Tarihte Ve Günümüzde Azerbaycan

GİRİŞ: 17.10.2021 17:12      GÜNCELLEME: 17.10.2021 17:12
Rasthaber -  Azerbaycan, Avrasya'nın Kafkasya bölgesinde bulunan ve kadim tarihi olmayan genç bir ülkedir. Doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya'nın işgali altındaki Dağıstan özerk bölgesi, kuzeybatıda Gürcistan, güneybatıda Ermenistan ve Türkiye, güneyde ise İran ile sınırlıdır. Azerbaycan Cumhuriyet'inin bugün 10 milyona yaklaşan nüfusuyla çoğunluğu Türk etnik köken olan Azerîler ve çeşitli diğer etnik gruplardan oluşmaktadır.

1813 ve 1828 yıllarındaki Rus-İran Savaşları sonrasında, Rus İmparatorluğu'nun işgaliyle Kaçar İmparatorluğu tüm Kafkas topraklarını (Aras Nehri'nin kuzeyini) terk etmek zorunda kaldı ve 1813 yılındaki Gülistan ve 1828 yılındaki Türkmençay anlaşmaları ile Çarlık Rusya’sı ve İran Kaçar Hanedanlığı arasındaki sınır kerhen de olsa belirlenmiş oldu. Aras Nehri'nin kuzeyindeki coğrafya, aralarında günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprakları da dahil olmak üzere, Ermenistan, Nahcıvan, Gürcistan, Dağıstan olmak üzere 400 yıl boyunca İran topraklarıydı. Kısacası 19. yüzyılda vuku bulan Rus işgaline kadar Azerbaycan coğrafyası İran sınırları içerisinde idi. Buna istinaden, yani geçmişteki jeopolitik durumdan dolayı, İran'ın bu topraklar üzerinde garantörlük hakkı vardır. Uluslararası mütekabiliyet esası bu duruma meşrutiyet kazandırmaktadır. (Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde garantörlük hakkı olduğu gibi.)

Kafkasya'da 80 yıldan uzun süren Rus Çarlığı işgalinden sonra, 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Önde gelen Müsavat Partisi'nin siyasi nedenlerle kabul ettiği "Azerbaycan" adı, 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce, yalnızca günümüz kuzeybatı İran'ına bitişik bölgeyi tanımlamak için kullanılırdı. Yani 1918'den önce Azerbaycan isim olarak sınırları İran'ın içerisine olan coğrafyanın adıdır. Henüz iki yıl önce kurulmuş olan Azerbaycan 1920'de komünist Sovyet kuvvetleri tarafından işgal edildi ve 1991'de SSCB'nin çöküşüne kadar Sovyet egemenliği altında kaldı ve bu tarihten sonra bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu.

Kuruldu kurulmasına ancak İslâm'a yar olamadılar. Diğer İslâm ülkeleri gibi ulus devlet olarak kalmayı tercih ettiler ve siyasî yapılanmalarını seküler ideolojiye göre şekillendirdiler.  Böylesi bir tercihin doğal sonucu olarak bir emperyalist devletin tasallutundan kurtulup diğer bir emperyalist ülke olan büyük şeytan ABD'nin tahakkümü altına girdiler. Halkları özgür kılan, Müslümanlara izzet ve şeref bahşeden İslâmî yönetim anlayışı tercih edilmeyince beraberinde bağımlılığı ve zilleti getiren siyasî yapıya bürünmüş oldular. Şu bir hakikat ki, mevcut Müslüman ulus devletlerin hiçbiri tam bağımsız değildir. Hemen hemen hepsi bir şekilde ABD'nin tasallutu altındadır. İran İslâm Cumhuriyeti'ni çevreleyen bütün Müslüman ülkelerin hepsinde ABD üssü bulunmaktadır. Elbette diğer coğrafyalarda da durum böyle. Suriye'nin haricindeki 22 Arap ülkesinin hepsinde ABD üssü var. Suriye'de ise Sovyet döneminden kalma Rus üssü bulunmaktadır. Maatteessüf ki olması gereken bu değildi... Merhum İmâm Humeynî komünizm ideolojisinin yıkılacağını görünce SSCB'nin son başkanı Mihail Gorbaçov'a İslâm'a davet mektubu yazıyor ve bu mektubu bir heyetle gönderip vahşi kapitalizmin kucağına düşmemeleri için uyarılarda bulunuyor. (Avrupa'da bir TV kanalı, "Komünizmin yıkılacağını ilk haber veren Humeynî'dir" demişti.) Bu uyarıları öncelikli olarak SSCB'nden ayrılan Türkî devletler dikkate almalıydı. Bunu yapmadılar ve Türkiye'nin 1930'lardaki dinî değerlerden men edici politikalarını taklit eder oldular. Aynı baskı politikaları ile halklarını İslâm'dan, mukaddesattan uzaklaştırıp vahşi kapitalizmin müptezel yaşam biçimine vulgarize etmeye (kanıksatmaya) çalıştılar ve hâlâ bu baskıcı politikalarına müstebitçe, istibdatça, despotça ve zalimce devam etmektedirler. "Balık baştan kokar" misali sistem yanlış temeller üzerine atılınca her şeyin batıl üzere şekillenmesi kaçınılmazdır. Siz nefsanî temayüllerinizi ve toplumsal dokunuzu hak kriterleri muvacehesinde şekillendirmezseniz batıl sizi her yönden istilâ eder. Rejimlerin durumları da böyledir. SSCB yıkılınca bu enkazdan kalkan yeni rejimler halklarının aidiyet değerlerini dikkate almadan ABD ve onun ileri karakolu olan Siyonist çete ile teslimiyetçi bir tavır içerisinde ittifaklar kurdular. Aslında bunun adına "ittifak" dememek lazım. İttifak eşit koşullarda ve mütekabiliyet esasına göre olur. Bunlarınkisi "ağa - maraba" ilişkisi.

Biz Müslüman kamuoyu olarak iman ve akidemizin gereği bu durumu elbette tasvip etmiyoruz. Kınıyor ve tepki veriyoruz. Onlar ise, yani bu zalim yöneticiler tepkilerimizi umursamıyorlar ve bildiklerini okuyorlar. Bu hain yöneticiler izzeti, şeref ve onuru dünyanın en adi, en pespaye, en cani mahlûklarının gölgesinde, hatta gölgesinde değil postallarının altında arıyorlar. "Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir." (Nisâ:139)

"İzzet ve şeref Allah'ın, Resulü'nün ve mü'minlerindir. Fakat münafıklar bu gerçeği bilmezler." (Munafikun: 8)

Evet, münafık yöneticiler öylesine zillet içerisindeler ki, izzet ve şerefi alçakların, katillerin yanında arıyorlar. Bilmiyorlar, çünkü "cehl-i mürekkeb"ler. Ne yazık ki, Müslüman ülkelerin başındaki yöneticilerin hemen hemen hepsi böyle. Yönetimi bir şekilde ele geçirmişler ve tercihlerini halklarının inancına ve aidiyet değerlerine göre değil de "rol-model" aldıkları Batılı ülkelerin yönetim anlayışına göre şekillendirmişler. Bu taklitçi zihniyet Batılıları sadece yönetim anlayışında değil, yaşam biçiminde de taklit ederek tahakküm ettikleri halklarına uygarlık ve çağdaşlaşma adına Batı'nın müptezel yaşam biçimini dayatmışlar. Maatteessüf ki, zaman ve süreç içerisinde Müslüman halkların büyük bir kesimi yöneticilerinin dayattığı ahlâktan men edici/pespaye yaşam biçimine kanalize olmuşlar.

Kısacası yöneticilerin Batılılara hempâ olmaları böyle bir sonucu doğurmuş. Oysa tercihlerini halklarının inanç değerlerine ve ahlâk anlayışına uygun bir şekilde yapmış olsalardı Allah Teâlâ'nın kendilerine bahşedeceği izzet ve onura kavuşmuş olacaklardı.

Hiç kuşkusuz, tarih bu aşağılık kötü yöneticileri lânetle anacaktır. Bakınız gerek büyük şeytan ABD ve gerekse onun ileri karakolu olan Siyonist çete elleri mazlumların kanına bulanmış dünyanın en büyük terör örgütleridir. ABD geçmişte ve yakın tarihimizde yaptığı katliamlarla, Hiroşima ve Nagasaki'ye attığı atom bombalarıyla tanınan bir terör devletidir. ABD kurulma aşamasında mazlum Kızılderili halka jenosid/soykırım uygulamıştır. ABD Vietnam ve Kamboçya'yı mahveden bir ülkedir. ABD Afganistan ve Irak'ı perişan eden bir terör devlettir ve milyonlarca savunmasız sivil insanın katilidir. ABD bir terör devleti olduğu için, dünyada en çok terör örgütlerini eğitip donatan, onlara her türlü silah yardımında bulunan bir ülkedir. En son gözümüzün içine baka baka binlerce TIR dolusu silahı Suriye'deki terör örgütlerine verdi. Böyle bir ülkenin bizimle müttefik olması mümkün mü? Böyle müttefik düşman başına! Bize düşman olsa ancak bu kadar yapar. Bakınız ABD, en son iki gün önce Yunanistan ile yapmış olduğu "güvenlik ve askerî işbirliği anlaşması" protokolünde geçen "düşman ülkeler" listesinde Türkiye olmasına rağmen bu sözleşmeye imza attı. Yani bu ikili konsorsiyumun gereği Yunanistan'ın dost gördüğünü dost, düşman gördüğünü düşman görmektedir. Hadi onlar gâvur, onların bu tutumuna şaşırmamak lazım. Ancak Azerbaycan hükümeti Siyonist çete ile yapmış olduğu "güvenlik ve askerî işbirliği anlaşması"yla oluşturdukları konsorsiyum sonucunda otomatikman İran İslâm Cumhuriyeti düşman ülke addedilmiş olmaktadır. Çünkü İslâm Cumhuriyeti'nin varlık sebebi Filistin işgalcisi Siyonist çetenin yok edilmesine matuf olarak kurgulanmış. İran halkı bi iznillah yapmış olduğu devrim ile nice zamandır donakalmış İslâm'ı asrın idrakine sunmayı başarmış ve bu sayede ümmete ve anti emperyalist halklara rol-model olmuş. Bu yüzden İran İslâm Cumhuriyeti "velâyet-i fakih" ilkesi ile (ümmet nezdinde) "kurucu irade" misyonunu yüklenmiş bulunmaktadır. Evet, devrim yapmak zordur, onu idame ettirmek çok daha zordur. Buna dağ gibi basiretli irade gerekmektedir. Kurucu irade devrime devinim ve hayatiyet kazandıran iradedir. İran coğrafyasında bi iznillah bu oldu. Siyonist çete bu devrimin temel dinamiklerini, temel amaç ve gayesini çok iyi bildiği için İran İslâm Cumhuriyeti'ni can düşmanı olarak addetmektedir. Netanyahu'ya Batılı gazeteci soruyor: "Üç düşman ülke ismi sayar mısınız?" Netanyahu cevap veriyor: "İran, İran, İran." Bu cevap oldukça manidar değil mi? Bu hususa bir açıklık getirecek olursak: Kendi hempâları olan ülke ismi verecek değil her hâlde fakat Netanyahu neden Suriye, Lübnan ve Hamas ifadesini kullanmıyor? Bunun de cevabını yine Netanyahu veriyor: "Biz Suriye'de, Lübnan'da ve Gazze'de İran'a karşı savaşıyoruz." Mesele anlaşılmıştır sanırız! Fakat Türkiye'deki dindar kesim olarak bilinen malum cenah da keşke bu gerçeği anlasa da İslâm Cumhuriyeti'ne olan önyargılarından, tezvirat, iftira ve husumetlerinden vazgeçseler...

Sonuç olarak ifade edecek olursak, her şeyden önce Siyonist çetenin Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru varlığı İran İslâm Cumhuriyeti'ni rahatsız ettiği gibi bir Müslüman ülke olan Azerbaycan'ı ve diğer Müslüman ülkeleri de rahatsız etmeli değil mi? Azerbaycan hükümetinin ve diğer birçok Müslüman ülkelerin icraatları bu vakanın tam tersi olarak tezahür edip işgalci katil çete ile askerî işbirliği anlaşmaları yapmaktadırlar. Bu İslâm'a, İslâm ümmetine yapılmış en alçakça ihanettir.

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM