Kerbelâ Bir İhmâlin Sonucudur

GİRİŞ: 14.08.2021 15:49      GÜNCELLEME: 14.08.2021 15:49
Rasthaber -  Birçok ayet-i kerime ve birçok hadis-i şerif muhteva olarak uyarı ve ikaz içeriklidir. Bunun hikmeti Müslümanlar kuşanmış oldukları sorumlulukları ihmâl etmemeleri ve savsaklamamaları içindir. Ancak İslâm tarihine baktığımızda uyarı ve ikazların ihmâl edilişinden dolayı nice acı hadiselerin yaşanmış olduğuna tanık olmaktayız. Uhud Savaşı'nda ganimet uğruna gösterilen ihmâlin nelere mâl olduğu malumunuzdur. Konumuz Kerbelâ olduğu için meseleyi bu zaviye ile ilintili uyarılardan örnekler vermiş olalım. Yüce Rabbimiz, elçisinin ahirete irtihâlinden sonra sahabenin düşme ihtimali olan bir yanlışa dikkat çekip uyarıyor:  "Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse topuklarınız üzere gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse bilsin ki Allah’a asla bir zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri ödüllendirecektir." (Al-i İmrân:144)

İçerik olarak bu ayetin tefsiri ve açılımı niteliğinde birkaç hadis aktaracak olursak:

"Ey ashabım sizleri uyarıyorum! Sakın ola ki, benden sonra cahiliye dönemindeki gibi birbirinizin boynunu vurmayın, birbirinizi katletmeyin."

"Ey ashabım sizleri uyarıyorum! Benden sonra Ehl-i Beyt'ime nasıl davranacağınıza dikkat edin. Benim Ehl-i Beyt'ime eziyet eden bana eziyet etmiştir, bana eziyet eden Allah'a Teâlâ'ya eziyet etmiştir."

"Ey ashabım dikkat edin! Benden sonra yanlış yollara sapmayasınız diye size paha biçilmez iki ağır emanet bırakıyorum. Bunlardan ilki Allah'ın kitabı Kûr'ân-ı Kerim, ikincisi ise Kûr'ân'ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan ıtretim/Ehl-i Beyt'im. Bunlara sarıldığınız süre dalalete düşmezsiniz."

Peki şimdi sormuş olalım, ayet ve hadislerle uyarılan ashap Sevgili Peygamberimiz ahirete irtihâl ettikten sonra ne yaptı?

Kerbelâ faciası sadece sonuçtur. Kerbelâ faciasına giden yolun nasıl ve hangi taşlarla döşendiğini, bu yolun hangi evrelerden geçerek Kerbelâ'ya nasıl vardığını iyi tahlil etmemiz gerekmektedir. Kısacası uyarı ve ikaz niteliğindeki ayet ve hadisler göz ardı edilerek Kerbelâ faciasına nasıl gidildiğini görmek durumundayız.

Allah Resulü bu dünyadan ayrılmadan defaatle gündeme getirip Ehl-i Beyt'ini ashabına emanet ediyor. Yetmedi Allah Teâlâ Ehl-i Beyt'in ihtiramı ve Müslümanlar nezdindeki konumu ile ilgili ayetler inzâl ediyor. Ehl-i Beyt'e sevgi, saygı, itaat ve ihtiramı "meveddet" ayeti ile farz kılıyor. "Allah’ın, iman edip salih amel işleyen kullarına verdiği müjde işte bu!

Ey Resulüm de ki: 'Bu tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum; ancak buna mukabil yakınlarıma/Ehl-i Beyt'ime meveddet (saygı-sevgi-ihtiram) göstermenizi istiyorum." (Şûra:23)

Ayrıca "meveddet" olgusunun Ehl-i Beyt imamlarına yönelik kuru kuruya bir sevgi olmadığı Nisa Sûresi'nin 59'ncu ayetinde kendilerine siyasî yetki verilerek "ul'ûl emr" olarak vasfedilmeleri ve bu konumlarının gereği olarak Allah''a ve Resulü'ne itaatin peşisıra kendilerine de itaat etmenin (mutahhar olduklarından dolayı) mutlak anlamda farz kılınıyor olması ümmet nezdindeki konumlarını ayan beyan ortaya koymuş oluyor. Buna rağmen nice vefasızlıklara maruz kalıyorlar. Bu vefasızlıkların, bu topuklar üzeri geri dönüşlerin sonucunda velayet şahından metazori olarak biat alma adına evinin/hariminin saygınlığı hiçe sayılarak kundaklama girişimleri veya tehditleri ne ile izah edilir, ne ile tevil edilebilir? Oysa bütün Ehl-i Sünnet kaynaklarında belirtildiği üzere Gadir-i Hum'da kendisine biat edilmişti. Üstelik ilâhî beyan sonucu bir biatleşmeydi bu. "Ey peygamber, Allah'tan indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan elçilik görevini tamamlamamış olursun." (Maide:67)

Bu emrin gereği yerine getirilince yani nübüvvetin devamı olan imâmet misyonu Allah Resulü tarafından ilân edilip biat ve tebrikleşmeler yapılınca dini kemâle erdiren şu ayet nazil oluyor: "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm'ı seçtim." (Maide:3)

Bu nedenledir ki, ümmetin birlik ve insicamını sağlayacak olan Ehl-i Beyt imamlarıydı. Allah Resulü'nün temellerini attığı medeniyeti "velâyet" misyonu ile çağlar ötesine taşıyacak olan, insanlık âlemini adaletle ve mihribanca yönetecek olan Ehl-i Beyt imâmlarıydı. Sevgili Peygamberimiz, "Ben ilim şehriyim, kapısı da Ali'dir. Bana bu kapıdan gelin." diye buyurarak ashabına adres veriyordu. Bir başka uyarısı ise şöyleydi: "Benim Ehl-i Beyt'ime öğretmeye kalkmayın, onlar sizden daha bilgilidirler, onlardan öne geçmeyin helâk olursunuz, yüz çevirmeyin yine helâk olursunuz."

Bir başka hadis-i şerif'te ise, "Yaşayan Kûr'ân görmek isteyen Ali'ye baksın." diyordu. Ve Gadir-i Hum'da belirttiği üzere, "Ben kimin mevlâsı (sahibi/rehberi) isem Ali'de onun mevlâsıdır." diyerek ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlara hüccetini tamamlamış oluyordu. Sevgili Peygamberimiz bir başka hadis-i şerif'inde ise şöyle bir uyarıda bulunuyordu: "Benim

Ehl-i Beyt'im Nuh'un gemisi gibidir, ona sığınan kurtuluşa erer, yüz çeviren helâk olur."

Ne yazık ki yüz çevrildi. Velâyet Şahı 25 yıl siyasî rehberlikten men edildi. Bunun akabinde 5 yıllık siyasî iktidarında başına olmadık gaileler açtılar. Bu gaileler Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarıydı. Sayın okuyucumuz düşünebiliyor musunuz? Bu savaşlar gâvur saldırıları, Bizans veya Roma saldırıları değildi, İmâm Ali'ye ve İslâm'a karşı savaşanlar sözde Müslümandı! Özellikle baştan beri belirtmiş olduğumuz ilâhî ve nebevî ikazların hilafına hareket edilmekle birlikte  Kerbelâ faciasına giden yolda en önemli kilometre taşlarından biri de Sıffin Savaşı'nın baş müsebibi Muaviye'in oynadığı roldür. Muaviye İmâm Hasan ile sözde sulh yapıyor ancak bu anlaşmayı çiğneyen taraf da kendisi oluyor. Ayrıca bununla yetinmeyip İmâm Hasan'ı zehirletiyor. Ardından oğlu Yezid'i veliaht ilân ediyor. İmâm Hüseyin için ise oğluna vasiyette bulunarak, "Biat etmezse onu öldür" diyor. Anlayacağınız, Kerbelâ hadisesi anlık gelişmeler sonucu vuku bulmuyor. Plânlı-programlı bir şekilde oluyor. Temelleri ise Sevgili Peygamberimiz ahirete irtihâl eder etmez atılıyor. Ehl-i Beyt'e ilişkin ikaz ve nasihatler kulak ardı edilince olaylar birbiri ardı sıra zincirleme olarak vuku buluyor.

"İlliyet" kavramı yani "sebep sonuç" ilişkisi burada da kendisini gösteriyor. Eşyanın tabiatı boşluk kabul etmiyor. Hakka sahip çıkılmadığında batıl orayı istilâ eder. Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Kerbelâ hadisesi ise büyük bir ihmâller silsilesi sonucu tarihî süreç içerisinde en vahşiyane, en gaddarca işlenmiş toplu cinayettir. Cürüm büyük olmakla birlikte vebali çok geniş bir kitleye yayılmaktadır. Bu cinayeti işleyenlerle birlikte sebebiyet verenler, zemin hazırlayanlar da mesûldür. Aynı zamanda emanete sahip çıkmayanlar da vebâl altındadır.

Ehl-i Beyt imâmlarının her biri "mutahhar" olmaları hasebiyle "yaşayan ve konuşan Kûr'ân"dırlar. Onları terk etmek Kûr'ân'ı terk etmek anlamına gelmektedir. Nitekim Yüce Rabbimiz mahşer günü Peygamberimiz'in şikâyetçi olacağını bildiriyor: "O gün Peygamber der ki: 'Rabbim bu ümmetim Kûr'ân'ı mahcûr bıraktı." (Furkan:30)

Görüldüğü gibi o günün Müslümanları "yaşayan Kûr'ân" mesabesinde olan İmâm Hüseyin'i Kerbelâ çölünde terk edilmiş olarak (mahcûr) bıraktı. Eğer baştan beri o günün Müslümanları Allah Resulü'nün uyarı ve vasiyetine göre İmâm Ali'ye, İmâm Hasan'a gereği gibi sahip çıksalardı, siyasî anlamda onların velâyetinde yollarına devam etselerdi hiç kuşkusuz Kerbelâ faciası yaşanmıyor olacaktı. Sebep sonuç ilişkisi ne yazık ki ihmaller üzerine gelişmiş oldu. Bir özlü sözde ifade edildiği gibi, "Nasihatleri ne kadar umursamazsanız o kadar vebâle girmiş olursunuz."

Sayın okuyucumuz, geçmişte bu ihmâli yapanlar için diyeceğimiz o k: "Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz." (Bakara:141)

Biz onların yaptıklarını yapmazsak sorguya çekilmeyiz. Yani Ehl-i Beyt misyonuna sahip çıkarsak vebâlden kurtulmuş oluruz...

Kerbelâ hadisesi bir yönüyle büyük bir öğretidir, büyük bir okuldur. Şehid-i Şûheda İmâm Hüseyin'den öncelikle öğreneceğimiz ders hangi koşullar altında olursak olalım zalimlere asla boyun eğmemeliyiz. Bu bizim hayat şiarımız olmalıdır. Zira dinin tevellâ ve teberradan ibaret olduğunu biz İmâm Hüseyin'den öğrendik.

Müslümanlar olarak bizim mesuliyetimiz günümüz Yezid'lerine karşı Hüseynî bir duruş sergilememiz gerektiğidir...

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM