ABD ve İsrail, İran dosyasını kapatmak ve yeni bir Ortadoğu inşa etmek amacıyla İran’a saldırmış olsalar da paradoksal bir şekilde ortaya çıkan sonuç, İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu değil; merkezinde Hürmüz Boğazı’nın stratejik değerinin korunmasının yer aldığı “yeni bir bölgesel İran” oldu.
Öğrenci Haber Ajansı (SNN) Siyaset Servisi’nin haberine göre; Ramazan Savaşı, Ortadoğu tarihinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Bu dönemde ABD merkezli düzen gerileme sürecine girerken, İran bir tarafta; İsrail ise ABD ile iş birliği içinde İran merkezli veya İsrail merkezli bir düzen kurma mücadelesinin diğer tarafında yer alıyor.
Bu süreçte Hürmüz Boğazı, savaş sırasında İran’ın elde ettiği stratejik kazanım, baskı aracı ve savaşın sonuçlarını ABD dahil diğer ülkelere taşıyan bir unsur olarak yalnızca bir müzakere kartı değil, aynı zamanda arzu edilen bölgesel düzenin inşasında kullanılabilecek bir kaldıraç olarak öne çıkmaktadır. Bu düzen içerisinde Amerikan varlığının ve etkisinin giderek azalması, bölgesel aktörlerin iradesinin ise İran merkezli bir düzen ekseninde şekillenmesi öngörülmektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’na yönelik yaklaşımlar, onu yalnızca bir müzakere kartına ya da ekonomik gelir kaynağına indirgememeli; aksine bölgesel düzen kurucu bir araç olarak değerlendirmelidir.
ABD Karşısında Bir İrade Ölçeri
Hürmüz Boğazı’nın en önemli özelliği, İran açısından kolayca kullanılabilir olması ve sonuçlarının İran’ın rakipleri açısından son derece maliyetli olmasıdır. Başka bir ifadeyle İran, dünya enerji arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu boğazı kolaylıkla kapatarak bölgesel ve uluslararası aktörleri ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya bırakabilir.
Bu nedenle, yıllar boyunca ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları ve baskıları karşısında sessiz kalan uluslararası aktörlerin, savaşın ardından İran ile ilişkilerini geliştirme yönünde adımlar attığı ileri sürülmektedir.
Bu özelliği sayesinde Hürmüz Boğazı, müzakere sürecinde ABD’nin niyetini test edebilecek bir araç olarak değerlendirilmektedir. Buna göre ABD, diplomasiyi maliyetleri azaltmak ve gelecekte yeni bir savaş için fırsat yaratmak amacıyla kullanmak ister ya da bir anlaşmaya vardıktan sonra yükümlülüklerinden vazgeçerse, İran düşük maliyetle ABD’ye veya müttefiklerine karşı etkili karşılık verebilecektir.
Bu bakış açısına göre İran ile ABD arasındaki gerilim sona erdiği andan itibaren, jeostratejik Hürmüz Boğazı ABD’nin taahhütlerine bağlılığını ölçen bir termometre işlevi görecektir.
Müzakere Masasında Değil, Masanın Üzerinde
İndirgemeci ve safdil yaklaşımlar, Hürmüz Boğazı’nı ekonomik kazanımlar karşılığında müzakere masasında kullanılabilecek bir pazarlık kartı olarak görmektedir. Oysa ABD ve özellikle mevcut yönetimi, İran ekonomisine nefes alma imkânı tanımanın ciddi bir stratejik hata olacağı görüşündedir.
Bu nedenle Donald Trump’ın savaş sonrasında deniz ablukasını devreye sokarak İran ekonomisinin toparlanmasını engellemeye çalıştığı ileri sürülmektedir. Aynı şekilde İsrail lobisi ve Amerikalı karar alıcıların, İran’ın nükleer anlaşma olarak bilinen KOEP’ten (JCPOA) herhangi bir ekonomik fayda elde etmesine izin vermediği ve nihayetinde Trump’ın anlaşmadan tek taraflı olarak çekildiği belirtilmektedir.
Bu şartlar altında, geçmişte birçok kez taahhütlerini ihlal etmiş ve düşmanca davranışlar sergilemiş bir rakip karşısında Hürmüz Boğazı’nı nasıl yalnızca ekonomik çıkarlar uğruna kullanılacak bir müzakere kartına dönüştürmek mümkün olabilir?
Dahası, İran için sınırlı da olsa bir ekonomik fayda sağlansa bile, Hürmüz Boğazı’nın diğer uluslararası aktörlerle doğrudan temas yoluyla yaptırımları etkisizleştirebilecek bir araç olma özelliğini göz ardı edip onu, KOEP deneyiminin de gösterdiği üzere somut sonuç vermeyecek müzakerelerde bir pazarlık kartına indirgemek ne ölçüde rasyonel olacaktır?
Yaptırımların kaldırılması hedefleniyorsa, başarısız olduğu ileri sürülen KOEP yaklaşımının yalnızca sonuçsuz kalmayacağı, aynı zamanda İran’ın elindeki Hürmüz kozunun da kaybedilmesine yol açacağı savunulmaktadır.
Bu bakış açısına göre Hürmüz Boğazı’nın jeopolitik gücü, müzakere masasında kullanılan bir unsur değil, müzakere sürecine yön veren bir unsur olmalıdır. Böylece hem ABD’nin muhtemel taahhüt ihlallerine karşı aktif tepki verilebilecek hem de ikili ilişkiler yoluyla yaptırımların etkisi azaltılabilecektir. KOEP dönemindeki yaklaşımların tekrarının ise yeni başarısızlıklardan başka bir sonuç doğurmayacağı öne sürülmektedir.
Düzen Kurucu Bir Kaldıraç
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD, “hegemonik istikrar” teorisi çerçevesinde ve “liberal hegemonya” stratejisi doğrultusunda bölgede yeni bir düzen kurmaya çalıştı. Bu nedenle İran ve Irak gibi aktörler, Amerikan merkezli uluslararası ve bölgesel düzene entegre edilmeye çalışıldı.
Tarihsel perspektiften bakıldığında İran-Irak Savaşı sırasında iki ülkenin birbirini dengelemesi öngörülüyordu. Bu doğrultuda eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “Batı Irak’ın yenilmesini önlemeli, ancak bunu İran’ın çökmesine yol açacak şekilde yapmamalıdır” görüşünü savunmuştu.
Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve ABD’nin uluslararası sistemde tek süper güç olarak kalması, Washington’un daha kapsamlı küresel hedefler peşinde koşmasına yol açtı. “Çifte çevreleme” politikası da bunun bir yansıması olarak ortaya çıktı; ABD hem İran’ı hem de Irak’ı doğrudan baskı altında tutmayı amaçladı.
Aradan geçen otuz yılın ardından Çin gibi yeni rakiplerin yükselişi ve ABD’nin göreli gerilemesinin giderek daha fazla kabul görmesi, Washington’u uluslararası yükümlülüklerini azaltmaya ve bunları vekil aktörlere devretmeye yöneltti.
Bu çerçevede ABD’li stratejistlerin, Batı Asya’da Amerikan varlığının azalmasının veya tamamen sona ermesinin bir güç boşluğu yaratacağına ve bunun da istikrarsızlığa yol açabileceğine inandıkları belirtilmektedir. Bu nedenle ABD’nin yerini alacak vekil aktör olarak İsrail’in öne çıkarıldığı ve Amerikan merkezli güvenlik düzeninin İsrail merkezli bir düzene dönüştürülmek istendiği ileri sürülmektedir. İsrail’in Katar ve İran’a yönelik saldırıları da bu sürecin yansımaları olarak değerlendirilmektedir.
Bu bakış açısına göre ABD ve İsrail’in son savaş sırasında rejim değişikliği ve İran’ın bazı bölgelerinin parçalanması hedefiyle hareket etmelerinin amacı, “Yeni Ortadoğu” projesini tamamlamaktı. Ancak Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol, silahlı kuvvetlerin gücü ve halkın desteği sayesinde bu hedefin başarısızlığa uğradığı savunulmaktadır.
Böylece Amerikan etkisinin azalacağı öngörülen Ortadoğu’da, yeni güvenlik düzeninin nasıl şekilleneceği sorusu gündeme gelmektedir. Buna göre güç boşluğu ya İsrail’in bölgesel hakimiyetiyle doldurulacak ya da İran’ın liderliğinde yeni bir bölgesel düzen kurulacaktır.
Bu çerçevede Hürmüz Boğazı yaptırımların etkisini azaltan işlevler üstlenebilse de onun en önemli rolünün ekonomik getiriler değil, İran’ı bölgesel bir aktörden “bölgesel hegemon” konumuna taşıyabilecek düzen kurucu bir araç olması gerektiği savunulmaktadır.
Ortadoğu’nun Üzerinde Yükselen Yeni İran
Uluslararası ilişkiler teorisyeni John Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics adlı eserinde, “Bir devletin büyük güç olarak kabul edilebilmesi için dünyanın en güçlü ülkesiyle kapsamlı bir konvansiyonel savaşa girebilecek askerî kapasiteye sahip olması gerekir” değerlendirmesinde bulunmuştur.
Ramazan Savaşı ve İran’ın, uluslararası sistemin eski hegemonu olarak tanımlanan ABD ile nükleer silahlara sahip bölgesel aktör İsrail karşısında gösterdiği direnişin, ülkenin gizli potansiyelini ortaya çıkardığı ve İran’ın bölgesel bir aktörden yükselen küresel bir güce dönüşme kapasitesine sahip olduğunu gösterdiği ileri sürülmektedir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail İran dosyasını kapatmak ve yeni bir Ortadoğu yaratmak amacıyla saldırıya geçmiş olsalar da, paradoksal biçimde savaş, etkili İran direnişi sayesinde bir ebe işlevi görmüş; İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu değil, “yeni bir bölgesel İran” ortaya çıkarmıştır.
Bununla birlikte asıl önemli olanın yalnızca düşman saldırılarına karşı direnmek olmadığı vurgulanmaktadır. Daha önemli olan husus, Amerikan etkisinin azalmasıyla ortaya çıkacak yeni dönemde İran’ın da yeni bir rol üstlenerek bölgenin belirleyici aktörü hâline gelmesi ve kendi tasavvur ettiği düzeni şekillendirmesidir. Bu düzende diğer ülkelerin İran’ın irade ve çıkarlarını dikkate alması ve bunlara saygı göstermesi gerektiği savunulmaktadır.
Böyle bir perspektifte, 19. yüzyıl askerî stratejisti Carl von Clausewitz’in ifade ettiği gibi, “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır.” Ancak aynı zamanda siyaset ve diplomasinin de savaşın devamı niteliğinde anlam kazanması gerektiği ileri sürülmektedir.
Bu yaklaşıma göre diplomasi, sahadaki kazanımları siyasi sonuçlara dönüştürmelidir. Ramazan Savaşı bağlamında ise Hürmüz Boğazı savaşın en stratejik mirası olarak görülmekte ve bu kazanımın korunmasının sorumluluğunun İranlı diplomatlara da düştüğü ifade edilmektedir.
Not: Bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
