İran Savaşı ve ABD’deki stratejik mücadele

İran savaşının uzaması, enerji maliyetlerindeki yükseliş ve “yeni bir uzun Ortadoğu savaşı” endişesinin güçlenmesi, Trump’ın 2024’te oluşturduğu geniş koalisyon üzerinde aşındırıcı etkiler yaratmaya başladı. Daha önemlisi, İran’a karşı savaşın Washington’da uzun süredir devam eden iki eğilim arasındaki stratejik mücadele açısından taşıdığı anlam.

İKİ STRATEJİK ÇİZGİ

Amerikan siyasetini Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki rekabet üzerinden değerlendirmek, yaygın bir yanlış. Oysa Washington’daki mücadele iki parti arasında değil, Amerikan hâkim sınıfı içindeki farklı stratejik çizgiler arasında yaşanıyor. Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki rekabeti merkeze koymak, gelişmelerin arka planını açıklamaya değil, perdelemeye yarıyor.

Amerikan hakim sınıfı içinde uzun süredir iki temel stratejik çizgi mücadele ediyor. Birinci çizgi, Soğuk Savaş sonrasında kurulan Amerikan merkezli küresel düzenin sürdürülmesini hedefliyor. Bu kesimler, ABD’nin askerî üstünlüğünün, NATO ittifakının, küresel dolar sisteminin ve Washington’un dünya ölçeğindeki siyasî müdahale kapasitesinin korunmasını stratejik zorunluluk olarak görüyor. Bu çizginin arkasında, savunma sanayii ve onunla giderek daha fazla bütünleşen büyük teknoloji şirketleri, küresel finans çevrelerinin önemli bir bölümü, Atlantik güvenlik bürokrasisi ve geleneksel dış politika kuruluşları yer alıyor.

İkinci çizgi ise, küresel müdahaleciliğin artık ABD’nin gücünü büyütmediğini, tersine tükettiğini savunuyor. Amerikan sanayisinin yeniden inşasını, üretimin ülkeye dönmesini, bütçe kaynaklarının dış savaşlardan iç ekonomiye aktarılmasını ve esas olarak Çin ile uzun dönemli rekabete yönelinmesini istiyor. Trump’ın iktidara gelişi, bu çizginin siyasal ifadesi oldu. Ancak unutmayalım, Trump yönetimi kendi içinde de yekpare değil, farklı dış politika önceliklerine sahip grupları bünyesinde barındıran bir koalisyon niteliğinde.

RUSYA, ÇİN VE TÜRKİYE POLİTİKALARINDA FARKLILIK

Bu stratejik ayrışma Rusya, Çin ve Türkiye’ye ilişkin politikalarda da görülüyor. Atlantikçiler, Moskova’nın uzun süreli askerî ve ekonomik baskı altında tutulmasını, Avrupa güvenlik yapılanmasının Rusya’yı çevrelemeye göre yeniden düzenlenmesini savunuyor. Buna karşılık diğer eğilim, Rusya’yı ABD’nin temel rakibi olarak değil, asıl tehdit olan Çin’e karşı mücadele kapsamında değerlendiriyor. Bu nedenle Rusya ile kontrollü bir istikrarın, Washington’un kaynaklarını Asya-Pasifik’e yöneltebilmesi açısından daha işlevsel olabileceğini düşünüyor.

Çin konusunda ise iki eğilimin amacı farklı değil, yöntemleri farklı. Her ikisi de Çin’in yükselişini ABD açısından temel stratejik tehdit olarak görüyor. Ancak Atlantikçiler, Çin’i Avrupa’dan Asya-Pasifik’e uzanan geniş bir ittifak sistemiyle çevrelemeyi hedeflerken, ikinci çizgi Batı Asya ve Avrupa’daki yükümlülükleri azaltarak Amerikan ekonomik, teknolojik ve askerî kapasitesini esas olarak Çin’e karşı yoğunlaştırmayı savunuyor.

Türkiye konusunda da benzer bir ayrışma gözleniyor. Atlantikçiler, Ankara’yı öncelikle NATO içindeki konumu ve Batı ittifakına uyumu üzerinden değerlendiriyor. Diğerleri ise Türkiye’yi Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Batı Asya’nın kesişme noktasında yer alan bir bölgesel güç olarak ele alıyor. Türkiye ile görüş ayrılıklarına rağmen, karşılıklı çıkara dayalı ilişkileri daha gerçekçi bir seçenek olarak görüyor ve Türkiye’yi ABD’nin yanında tutmanın daha yararlı olacağını savunuyor.

İRAN SAVAŞININ YARATTIĞI KIRILMA

Trump yönetimi işbaşına geldiğinde, ilk dönemiyle karşılaştırıldığında, çok daha güçlü bir başlangıç yaptı. Yönetimin ilk hamleleri, Beyaz Saray ile devlet bürokrasisi arasındaki çatlakları büyük ölçüde gidermeye yönelikti. Üst düzey güvenlik kurumları yeniden yapılandırıldı, karar alma süreçleri Beyaz Saray merkezinde daha fazla yoğunlaştırıldı. Ancak İran savaşı, Trump koalisyonundaki grupların kendi içinde stratejik öncelik farklılıkları nedeniyle yeni gerilimlere yol açtı.

İran’ın askerî kapasitesinin kırılmasını, İsrail’e kayıtsız şartsız desteğin sürdürülmesini ve Batı Asya’da Amerikan caydırıcılığının devam ettirilmesini savunan çevrelerin karşısında, Çin ile uzun dönemli rekabetin esas tehdit olduğunu ve Batı Asya bölgesinde genişleyecek bir askerî çatışmanın ABD’nin stratejik kaynaklarını tükettiğini düşünen kesimler yer alıyor.

ABD’nin İran’a karşı savaşının gidişatı, sadece Trump’ın geleceğini değil, Amerikan hâkim sınıfı içindeki iki stratejik çizgiden hangisinin belirli bir süre boyunca Washington’un politikalarına yön vereceğini de belirleyecek.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın