Kerbela’dan New York Kürsüsüne: Hakikatin Eğilmeyen Sütunları ve Direnişin Zulme Edebi Haykırışı..!

Sarayları Sarsan Sesler

Tarihin akışı içerisinde bazı anlar vardır ki, coğrafi ve zamansal sınırları aşarak insanlığın vicdanında ebedi birer milat olurlar. Hicrî 61 yılının Muharrem ayında, Kerbela çölünün kavurucu kumlarında İslam tarihinin em yüce masumu ve güzelliği Hüseyin (s.a.a) ve yetmiş yareninin mübarek kanlarının toprağa dökülmesinden sonra  Kufe’ye ve oradan Şam’a, Yezid’in ihtişamlı ve mağluplara korku salan sarayına uzanan o kutlu yolculuk, sadece bir siyasi mücadelenin değil, hakikat ile batılın kıyamete kadar sürecek olan ezeli kavgasının sahnesiydi. Yezid, etrafını saran altınlar, kılıçlar ve cellatlarla kendini mutlak galip zannederken; o sarayın mermerlerinde iki masum ve mazlum esir, ama hakikatin devleşen iradeleri yükseldi: Hz. Zeynep ve İmam Zeynelâbidîn.

Hz. Zeyneb-i Kübra, Yezid’in huzurunda zilleti reddeden o azametli duruşuyla, zulmün surlarında açtığı gedikten şu tarihi haykırışla sesleniyordu:

“Ey Yezid! Sanıyor musun ki yeryüzünün bucaklarını ve göğün kenarlarını bizim üzerimize daralttın da, bizi esir etmekle Allah katında hor ve hakir, seni ise aziz ve şerefli kıldın? Âdetini unuttun mu Allah’ın: ‘Kâfirler kendilerine süre tanımamızı sakın kendileri için bir hayır sanmasınlar…’ buyurduğunu?”

O an, Yezid’in sarayındaki zarafet ve ihtişam yerle bir olmuş, tebasında akıl karışıklığı hatta isyan hasıl olmaya başlamış o an mecliste bulunanların hepsini hüngür hüngür ağlatmış ve Hz. Zeyneb’in kelimeleri birer zülfikar gibi despotun tahtını sallamıştı. Yanında, boynundaki demir bukağıya rağmen asaletinden ve direnişinden taviz vermeyen İmam Zeynelâbidîn ise Yezid’in kibrini şu veciz ve meydan okuyan cümlelerle paramparça ediyordu:

“Bize hilafet ve ilim, ehlibeyt olmanın onuru lütfedilmiştir.”

Onlar, ölümün kucağında dahi Hak’tan başkasına boyun eğmeyen o ilahi vakarın yeryüzündeki timsaliydiler.

Fuzûlî’nin o ölümsüz mısraları sanki bu Kerbela soluklu direnişi vecizleştirir:

Rûz-ı hicran kıl mübâdel rûz-ı nevrûzum bana,
Geceler yârin hayâlin kıl şeb-i târım çerâğ…

(Ey felek, hicran gününü bana bayram kıl; geceleri ise yârin hayaliyle aydınlat ki zifiri karanlıklar, hakikatin nuruyla sönmesin.)

New York’tan Yükselen Zeynebi Sadâ ve Pezeşkiyan’ın Kürsüdeki Vakarı

Asırlar geçer, coğrafyalar değişir; fakat Yezidlerin maskeleri, kisveleri ve mazlumlara biçtikleri roller hep aynı kalır. Bugün modern seküler dünyanın tapınağı olarak addedilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsü, dünün Şam sarayını andıran bir hegemonya ve emperyalizm kürsüsüne dönüşmüşken, tarihin ruhu adeta yeniden tecelli etmiştir. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulu’nda gerçekleştirdiği çıkışlarla, bu modern Firavunların ve Yezidlerin yüzüne karşı hakikati haykıran çağdaş bir sedâ olmuştur.

Pezeşkiyan kürsüden dünyaya seslenirken, Minab’da okulda katledilen masum çocukların fotoğraflarını göstererek tıpkı Hz. Zeynep gibi kalleşçe katledilenlerin sesini küresel hegemonların yüzüne çarptı:

“Siz cinayetler ve suçlar işliyorsunuz, kadınları ve çocukları katledip yıkım ve istikrarsızlık tohumları ekiyorsunuz. Ülkemde ve bölgede barış ve huzur tesis etme adına gerçekleştirilen cinayet ve vahşetlerden, çocukların ve kadınların katledilmesinden siz sorumlusunuz.”

“Biz terörist değiliz, terörizmin kurbanlarıyız! Okullarımızı, hastanelerimizi bombalayanlar, on binlerce masumu katledenler soykırım yapıp bir de bize terörist diyorlar. Güç dilini ve dayatmaları asla kabul etmeyeceğiz; meşru müdafaa için kimseden izin almayız!”

Bu hitabet, sadece diplomatik birer cümle dizisi değil; Kerbela’dan devralınan o kutlu mirasın, yirmibirinci yüzyılın uluslararası arenasındaki hamasi ve kahramanca tezahürüdür. Küresel güç odaklarının karşısında diz çökmeyen,

“Barışçıl nükleer teknolojimizden ve onurumuzdan vazgeçmeyeceğiz”

diyen bu irade, İmam Zeynelâbidîn’in o saraydaki boyun eğmez haysiyetinin günümüzdeki yansımasından başka bir şey değildir.

Ömer Hayyam’ın dervişane ama başkaldıran şu rübai sesi bu duruşa ne kadar da yakışmaktadır:

Dünya durdukça bu çark böyle dönecek,

Haramilerin kadehi elbet bir gün sönecek.

Korkma sen bu zulüm deryasından ey âşık,

Hakikat güneşi elbet bir gün erecek.

Ey Kerbela’nın solmayan gülü, ey Zeynep’in dilindeki keskin kılıç! Ey asırların ötesinden bugüne uzanan o pak ve cesur ses! Bugün New York salonlarında yankılanan her anti-emperyalist itiraz, kökünü o çölün acısından ve o sarayın meydan okumasından almaktadır. Batılın kalabalık orduları karşısında bir avuç hakikat erinin gösterdiği o destansı direniş, bugün İran’ın liderliğinde tarihin süzgecinden süzülerek yeniden ayağa kalkmaktadır.

Hafız-ı Şirazî’nin lirik dili bu ihtişamlı direnişi şöyle taçlandırır:

Seher rüzgârı eserse eğer o yârin diyârından,

Bozulmuş gönüllerimiz kurtulur gam kederinden.

Zalimlerin tahtı yıkılır, sarayları viran olur elbet,

Yeter ki inmesin sancak o mazlumun elinden!

Ne mutlu o kimselere ki, Yezidlerin sarayında Zeynepleşenlerin cesaretini, modern çağın kürsülerinde kuşanarak “Asla boyun eğmeyeceğiz!” diyenlerin onurlu yürüyüşüne omuz verirler. Hakikat ne yenilir, ne de esir düşer; o sadece iradenin demirinden bükülmez kalemiyle tarihin sayfalarına altın harflerle yeniden yazılır.

Şimdi soruyoruz: İran milletinin cesaret ve karşı duruşunu  Kerbala’dan  bu yana yüzyıllar boyunca dillerden düşmeyen bu onurlu direniş mirasının, günümüz dünyasındaki küresel adaletsizlikleri ve hegemonik yapıları kökten değiştirebilecek yegane manevi güç olduğuna artık inanıyor musunuz?Yoksa küresel siyonizmin yoğun bir propaganda ile toplumsal bilincimize zorla işlemeye çalıştığı  mezhepçilik ve ırkçılık, bölgeselcilik, ulusçuluk, kibir ve enaniyet hastalıklarımızı da kışkırtan o yalanlarına inanıp İran’ı Ümmetin parçasından görmemeye devam mı edeceksiniz?

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın